01 Ekim 2016 14:27

Yaratıcılığın merkezlerini çoğaltan kadın: Sennur Sezer

Şiir ve diğer yazılı, basılı eserlerinin ötesinde ve onlarla birlikte Sennur Sezer,  emekle kendini yontmuş bir kadın anıttır aslında, bakabilene...

Paylaş

Cevriye AYDIN
Berna Moran’ın, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı eserinin “Feminist Eleştiri Kuramı” başlıklı bölümünde Peyami Safa’dan yaptığı bir alıntı, Türkiye’de bilim, sanat, edebiyat gibi alanlarda yaratıcı kadınlara yönelik geleneksel bakışı özlü bir biçimde ifade eder. Aktarılan alıntıda, Peyami Safa’nın “Bir Tereddütün Romanı” adlı romanının baş kişisi olan erkek kahramanı, kadın kahramanı Vildan (çevirmendir, Pirandello’yu Türkçe’ye çevirmektedir) ile tartışırken ona şöyle söylemektedir:
“Kadının ebediyeti zekâsında değil, rahmindedir. Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır. Senin ümitsizliğin buradan geliyor. Pirandello mütercimi olarak değil, bir çocuk anası olarak ebedileşebilirsin.”
‘Kadının  ölümsüzlüğü zekâsında değil, rahmindedir. Sen bırak bu işleri şaşkın, ezeli ve ebedi görevin olanı yap, çocuk doğur!’ diye buyuruyor üstat.
Peyami Safa’nın (1899-1961) romanındaki tartışma Sennur Sezer’in aile ortamında da güncel bir konudur. Peyami Safa’nın ölümünden birkaç yıl önce ilkokulu bitiren Sennur Sezer için komşuları babasına “Okuduğu yeter” demişler, “Patlıcan biber kızartmayı öğrensin, biraz da..” 
Kız çocuklarının gelecekleri hakkında -komşuları dahil- herkes konuşurken, kendilerine sorulmaması, sorunun böyle tezahür edişi bile başlı başına isyan ettirici ve aynı zamanda hüzünlü bir hikaye. Tarihin koskocaman tekerleğini çevirmek gibi devasa bir iş, buncağız, kara kuru bir kız çocuğuna bırakılmış;  herkes uzaktan bakıp “Hadi” diyor, “Hadi kıpırdat da görelim!”,  alay edercesine...

‘SUSMAK ANAMIN DİLİYDİ’
Komşunun bu tehlikeli tavsiyesini duyan çocuk ne yapacak, elinde sihirli değnek yok ya... Çocuk Sennur da ne yapsın, şöyle yapmış: “Beşi bitirmiştim/ Temiz bir elbise giydim/ Ölmek istiyordum/ Mis kokulu bir çarşaf serdim yatağa.” 
Alay konusu olup rezil olmaktan iyidir ölmek, beşi bitirmiş bir kız çocuğu için... O yüzden, “... Parmaklarımdan/ babama benzer bir damadın/ kanı sızar hâlâ...” der.
Tarihin henüz çözülmemiş çok büyük bir eşitsizliğinin ayağına böyle dolanmasıyla hayata gözlerini yeniden ve iyice açtı, Sennur Sezer. Henüz beşi yeni bitirmiş bir kız çocuğunun zekâsına ihtiyaç görülmemekteydi. Zekaya fazlaca gerek duyulmayan, bir kez öğrenilince her defasında tekrardan ibaret olan nankör ev işlerine doğru voltasını almalıydı, tez elden... Patlıcan biber kızartmak, temizlik ve ütü, çamaşır ve hamur işi ve bilumum evde tertip düzen işleri onu beklemekteydi.  
Sennur Sezer kendisine sorulmadan hazırlanan bu gelecek planına karşı her ne kadar ölmeye hazırlansa da okumanın bir yolunu bulur sonunda. Lise ikinci sınıfa kadar idare eder, babasını ve komşularını, patlıcan biber kızartmadan... Lise ikinci sınıftan sonra okulu bırakır; 16 yaşında Taşkızak Tersanesi’nde işçiliğe atılır. İşi büro işçiliği olsa da işçi sınıfının en ağır bölüğünün arasında kendisini “en hasından” tersane işçisi olarak hisseder ve bunu söylemekten hayat boyu gurur duyar.
Çocukluk yaşantıları Sennur Sezer’in hem sınıf bilincinin oluşumuna yol açan bir koza gibi işlev görür, kişiliğinin yön arayışında; hem de beşi bitirince başına gelen bu ayrımcı muamele onda çok erken oluşmuş bir başka farkındalığın başlangıcını oluşturur. Belki öncesi de vardır, kadın cinsinden olmanın eşitsizliğini fark etmesinin; ama bu “Yeter okuduğu, biraz da patlıcan biber kızartmayı öğrensin” talimatı kafasına inen bir uyarı balyozu gibi hem sarsar, hem uyandırır onu..  
Konuşmaya başlar.
“Konuştum
susmak anamın diliydi” 
diyerek belirtir tarihsel olarak durduğu noktayı. 15 yaşında ilk şiiri, 21 yaşında ilk şiir kitabı yayınlanır. Annesi gibi susmak yerine konuşmayı seçmesi, vaktinden önce yaşadığı deneyimlerle bilinçlenmesinin sonucuydu. Sonrasını biliyorsunuz; kitaplar dolusu şiir, masal, deneme, kitap hazırlığı, seçkiler, inceleme, ansiklopedilere katkılar, toplantılara konuşmalar, tebliğler, Yeşilçam’a müstear adla senaryolar, şarkılara sözler, dergi ve gazete yazıları, televizyon programı gibi sayısız üretim. 

KENDİNİ EMEĞİYLE İNŞA EDEN BİR BİLGE
Sennur Sezer’i kuşağının diğer yaratıcı kadınlarından ayıran çok temel bir özellik var. O, toplumsal/ sosyal rollerin tipik davranışlarla belirlendiği kalıplara sığmayan bir kişilik olarak ortaya çıkıyor. Aydın Çubukçu onu çok iyi tanımlamıştı:  “...Rivayet edilir ki, Mevlâna, Yunus Emre için, ‘Geçtiğim bütün yollar boyunca, önüm sıra o Türkmen kocasının ayak izlerini gördüm’ dermiş. Hangi işi yaparsa yapsın kişi, hangi hünerin erbabı olursa olsun, ressam, tiyatrocu, sinemacı, şair, romancı ya da kalaycı, makinist, çömlekçi, terzi, ana ya da baba, Sennur’dan öğreneceği bir şey vardır.” Sennur Sezer’i böyle bir bilgeliğe ulaştıran şeyin, onun hayata karşı takındığı tavır, tutum olduğunu görüyoruz. 
O nasıl ilkokulu bitirince patlıcan biber kızartmayı reddettiyse, aynı şekilde gideceği yolda önceden belirlenmiş yol işaretlerine uymayı da reddediyor. O, kendi yolunu kendi adımlarıyla açmayı, bunu yaparken de yol üstündeki çalı çırpıyı, yolun kenarındaki taşları, kayaları, gökyüzünü, bulutları, ağaçları, çiçekleri, irili ufaklı çakıl taşlarını, ve hatta bir taşın gölgesinde kafasını göğe uzatan peygamber çiçeğini keşfetmeyi, küçük taç yapraklarını dahi görecek kadar eğilip incelemeyi istiyor ve öyle de yapıyor. Yazma uğraşıyla ilgili sözleri onun, araştırıcı, keşfetmeyi seven ve kendini emeğiyle inşa eden bir yaratıcı olduğu gerçeğini doğruluyor: 
“Ozan ya da yazar, kırık bir diş gibi bütün dış etkilere açıktır. Her şey sızlatır onu, zonklatır. Ama asıl sorun, bunu anlatmaktadır. Okurlarıyla ortak bir dil bulmak zorundadır. Yeni bir söyleyiş... Bu yüzden, duygusal değil akılcı olacaktır. Hem sanatla ilgili çok şey bilmek, hem de bilgiç olmamak gereklidir. Zorluk da buradadır. Yalın olmak, sıradanlıktan kaçınmakta. Türkçede çok güzel şiirler yazılmıştır. Büyük ustalar vardır. Onlardan öğrenmek ama onları taklit etmemek, onlarla değil kendiyle yarışmak zorunluluğundadır. 
Bir de özelden genele ulaşmak zorunluluğu var. Okura göstermek istediğin bir çiçeğin, bir bulutun, yaşamanın öteki zorlukları altında kalması. Kıyımın, kıtlığın ağırlığı altında özgür olmadığını duyumsamak. Belki bu yüzden çocuklar için de yazıyorum. Bir çakıl taşının denizi anımsatmasının sevincini onlar bilirler. Özgürlüğün paylaşılmadığı bir dünyada, kendime küçük mutlulukları anlatma özgürlüğünü tanıyamıyorum. Hüner gösterme, söz cambazlığı gereksizleşiyor.
Sanat eseri, ustalığını işlevi için göstermeli bence. Sinan’ın yapıları gibi. Hem güzel hem yararlı. Balyanların binalarındaki gereksiz süslemeler gibi boyna onarılmak zorunda olmamalı. Şiir, türkü ya da ağıt ya da marş olmalı. Ya yaşama sevinci ve direnç vermeli ya da öfkeyi tazelemeli. Ayrıca tutanağı olmalı yaşanılanların.”

KENDİ ÖMRÜNÜN ÖTESİNE DAMGA VURDU
Bir söz yaratıcısı olarak Sennur Sezer, bu dünyada bıraktığı şiirlerine, anlatılarına, masal, mektup ve diğer pek çok eserlerine baktığımızda, aslında bunlarla kendisinin çok küçük bir yanını ifşa ediyor bize. En damıtılmış sözlerini veriyor, bebeğine sütünü veren anne gibi... Oysa annelik, bebeğe verilen süte indirgenebilir mi ya da sadece onunla tanımlanabilir mi?  
Şiir ve diğer yazılı, basılı eserlerinin ötesinde ve onlarla birlikte Sennur Sezer,  emekle kendini yoğurup, yontmuş bir kadın anıttır aslında, bakabilene... Bir yandan yazarken, okurken, anlatırken, öte yandan mutfakta, çamaşırda, çarşı-pazarda, okul bahçesinde... Bir yandan tarihin tozlu sayfaları arasında maden arar gibi bilginin aydınlığını ararken, öte yandan işçinin direnişinde, grev çadırında, torunun okul gösterisinde, gazetenin dayanışma toplantısında, partinin emekçi buluşmasında, her an her yerde. 
Sennur Sezer, bir yanıyla hepimizin yanı başındaki fedakar, vefakar, çilekeş,  didinerek hayatını kazanan, çoluğuna çocuğuna daha iyi bir gelecek sağlamak için çırpınan bir kadın, bir anne, bir eş... Diğer yandan iğneyle kuyu kazar gibi  kitaplar, dergiler, eski-yeni gazeteler binlerce sayfa yazılar arasında gezinerek  pek çok alanda eserler üretmiş bir yaratıcı. Bu iki uğraşının birleştiği yerde ise hiç durmadan hayatın her alanında politik mücadeleler içinde, haksızlığa uğrayanların omuzdaşı olan bir kadın, o.  
“...Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmış...” diyordu, fi tarihinde Peyami Safa. Vallahi bizim bildiğimiz “en yeni kadın” Sennur Sezer, yaratıcılığın merkezini şaşırmış değil, merkezleri çoğaltmış bir kadındı! Peyami Safa yaşarken, bu gelişmeyi bile öngöremeyecek kadar eski çağlardan bakarken kadına, Sennur Sezer, kendi ömrünün ötesinde bir döneme damgasını vurabilecek denli gelişkin bir kadın portresi bıraktı bize. Biz kimbilir daha ne kadar koşacağız Sennur Sezer’i yakalamak, onun engin portresinden bir renk kapabilmek ve tarihin tekerleğine onunla birlikte dokunabilmek için…

ÖNCEKİ HABER

Şırnak’ta yıkım sürüyor

SONRAKİ HABER

Kılıçdaroğlu'dan 2. yıl dönümünde “Adalet Yürüyüşü” açıklaması

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa