21 Ağustos 2016 10:30

Abdülhamit’in torunları kaybetti Lenin’inkiler savaşıyor

Fatih Polat, Özgür Gündem'e baskın sırasında polisin sarf ettiği ‘Abdülhamit’in torunları kazandı, Lenin’in torunları kaybetti’ sözü ile ilgili yazdı.

Abdülhamit’in torunları kaybetti Lenin’inkiler savaşıyor

Paylaş

Fatih POLAT

Özgür Gündem gazetesi için verilen kapatma kararı ve gazetenin İstanbul’daki merkez binasının polis tarafından adeta darbe görüntüleriyle basılması, Özgür Gündem geleneğini yakından bilenlerin aklına muhtemelen gazetenin bugüne kadar yaşadığı baskıları getirdi. 

Özgür Gündem, yayın hayatına başladığı 1992 yılından bu yana 89 çalışanı görev başında öldürülmüş bir gazetecilik geleneği. 

Bu geleneğin İstanbul Kadırga’daki teknik binası, Cağaloğlu’daki merkez bürosu ve Ankara bürosu 3 Aralık 1994 günü bombalı saldırının hedefi olmuş, Kadırga bürosunda Ersin Yıldız yaşamını yitirmişti.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu tutanakları tarafından da kayda geçirildiği gibi, dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Başta Özgür Ülke olmak üzere bölücü örgütlere destek verici yayın yapanlarla etkin mücadele yöntemlerinin derhal uygulanması” için 30 Kasım 1994’te gizli bir yazı ile talimat vermiş ve bu yazıdan birkaç gün sonra, Özgür Ülke bombalanmıştı. 

Özgür Gündem’in yaşadığı son baskından sonra, yeniden hatırlananlar arasında özel bir yer tutanlardan biri de ‘Press’ filmiydi. 

Press, ‘faili meçhul’ bırakılan cinayetler dönemi içinde, 1992 yılında ‘Özgür Gündem’ gazetesinin Diyarbakır bürosunu anlatıyor. Filmin genç yönetmeni Sedat Yılmaz’ın filmi başarılı kılan en önemli dikkat noktalarından birisi kanımca oryantalist klişelerden tamamen uzak durmasıydı. Yıldırım Türker, Radikal’de bu filme dair yazdığı yazıda, “Film, sinemanın en çıplak, en göz boyamaktan uzak imlasına çalışıyor. Adeta Ken Loach’a bir selam yolluyor”1 derken hiç de abartılı olmayan bir biçimde bu filmin hakkını veriyordu.  

Press’te Özgür Gündem gazetesi çalışanları için gazeteciliğin ölüm riskini baştan kabullenmek gibi bir gerçeklik içinde yaşandığını ve bunun da Kürt sorununun Türkiye’deki bağlamından kaynaklandığını çok yalın bir biçimde görüyoruz.

Bugün 1990’larla kıyaslandığında kendi özgünlükleri bakımından farklılıkları olan bir dönemde yaşıyoruz ama bu, öncesini hatırlatmayacak bir farklılık olmadığı için de bugün ile 1990’lar hep bir kıyaslamalar halinde ele alınıyor.

Örneğin her iki dönemde de gazetecilik yapan ve 1990’lar ile bugün arasındaki farklılıkları ile benzerlikleri bilen biri olarak, 30 Mart 2016 günü Cizre’ye gittiğimde tanıdığım DİHA’nın genç muhabiri Fırat Duymak’ın hayatı, bende ‘Press’in sanki bir dizi film gibi yeni bölümleriyle devam ettiği hissini uyandırdı. 

18 yaşındaki Fırat Duymak, kendisiyle yaptığım röportajda babasını Cizre’deki bodrumlarda yitirdiğini anlatmıştı. Gazeteciliğe nasıl meylettiğini sorduğumda ise şöyle demişti: “Babamın vasiyetiydi bana gazetecilik eğitimi. ‘Eğitime gideceğim’ dedim, ‘Tamam git. Doğru olanı yap, doğru olanı yaz. Bu benim vasiyetimdir.’ dedi.” 

Ve Fırat, babasını bir torba kemik olarak taşımak zorunda bırakılmış bir gençti: “Bize bir torba verdiler. Ben önce şaşırdım. Babam iri, 80 kilo bir adamdı. 5 kilo kemik verdiler elimize.” Fırat bu ağır gerçeklik ile yaptığı gazetecilik arasındaki bağı gördüğünü size çok açık bir şekilde hissettiriyordu.

Bunu ‘taş atan çocuklar’ diye işaret edilen çocukların hayatını dinleyerek de, Delila’nın daha çocuk yaşlarından itibaren hissettiklerine bakarak da görebilirdiniz.

Bir Kürt gencinin yaşadığı sosyal çevre içinde, babasının, amcasının, ağabeyinin ya da ablasının yaşadıklarına bakarak kendisine belirlediği gelecek içinde dağa çıkmak da, halkına bağlı bir gazeteciliğe yönelmek de bir tercih olabiliyor. Bu gerçekliğin toplumsal, siyasal, kültürel bağlamlarını görmeyenlerin bu ülkedeki Kürt gazeteciliği geleneğini tüm boyutları ile kavraması da mümkün olamaz. Bu gazetecilik geleneğine sempati ile bakmıyor da olabilirsiniz ama yeri geldiğinde hayatı pahasına barikatın öbür tarafından haber geçen Kürt gazetecilik pratiğini ve geleneğini anlamak istiyorsanız tüm bu bağlamları dikkate almalısınız. Anlamlı bir mesleki tartışmayı da bu bağlamları gören bir noktadan yapabilirsiniz ancak.

DAYANIŞMAYA DEVAM!

Özgür Gündem Yayın Danışma Kurulu Üyesi ve Yazarı Aslı Erdoğan için tutuklama kararı verenler de, çok açık ki içinden geçilen bu ağır dönemde tam da bu bağlamlar nedeniyle bu kararı verdiler. Bu karar, bu gazetecilik geleneği ile dayanışmaya bir gözdağıdır.

Cizre’de, Sur’da, İdil’de, Yüksekova’da sergilenen devlet şiddetinin bugün Özgür Gündem’e ve onunla dayanışanlara bunları reva görmesi şaşırtıcı değil. Bu karar karşısında verilecek yanıt ise açıktır: Dayanışmaya devam!

Özgür Gündem’in geçtiğimiz Salı günü kapatılmasının ardından gazete merkezine yapılan baskında gözaltına alınan ve Perşembe günü serbest bırakılanlar arasında yer alan Günay Aksoy, gözaltı esnasında “Otobüste çevik kuvvet bize ‘Abdülhamit’in torunları kazandı, Lenin’in torunları kaybetti’ dedi” açıklamasını yapmıştı.

Oysa geriye dönüp bakan görece tarafsız her göz şunu söyleyecektir: Abdülhamit’in torunları çoktan kaybetti, ama Lenin’in torunları savaşıyor.

1 Yıldırım Türker, Press Filmini 
görün, Radikal, 26/03/2011

ÖNCEKİ HABER

Düğünlere saldırı planı Ankara katliamı iddianamesinde vardı

SONRAKİ HABER

Dink davasının 84. duruşmasında tanıklar dinlendi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa