Can Baba, şiir, şarap ve çoğul türkülerimiz

Can Baba, şiir, şarap ve çoğul türkülerimiz

Can Baba, Gezi Direnişi için mutlaka 'iktidara gol olsun' niyetiyle bir şiir düzerdi diye düşünüyorum.

Nilüfer ALTUNKAYA

Can Yücel’in hayatımızdan ayrılışının üzerinden tam on yedi yıl geçti. Naaşını tedavi olduğu ve hayata gözlerini yumduğu Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi’nin bahçesinden karanfillerle ve alkışlar eşliğinde mekanı Datça’ya uğurlayışımızı hatırlıyorum. Can Baba’nın sonsuzluğa yolculuğu bir devrin kapanması demekti. Ondan bize kalan yeri dolmayacak boşluk, toprak rengi bir suskunluk ve  göz yaşlarıyla açıklanamayacak bir acıydı boğazımızda düğümlenen. Oysa çok geçmeden anlayacaktık ki suskunluk ona göre değildi. Muhalif kimliğinin yarattığı etki, ölümünü de kapsadı. Mezarına saldıranlar oldu, anma etkinlikleri iptal edildi. Çünkü o sadece bir şair, bir düşünce adamı değildi, eğilip bükülmeyen bir muhalifti. 
Öğrencilik yıllarımızda şiir ve edebiyat hevesi kadar devrim de düşlerimizi süslerken İzmir’deki Evrensel Kültür Merkezi’ne takılırdık. Şimdiki kitap kafelerinin misyonsuzluğuna  ve apolitikliğine inat siyaset, sanat ve düşünce adına dopdolu bir sanat kültür merkeziydi orası. Can Baba’nın şarap tadında yaptığı söyleşi günlerce etkisini sürdürmüştü. Biz acemi gençler o koskoca Can Baba’ya Zeus’un Olimpos’tan inmiş hali  gibi hayranlıkla bakakaldık. Onunla ilgili anlatılanlar dilden dile dolaşırdı zaten. O sadece bir şair değildi, o şiirin Zeus’uydu. Ama kötülük ve hırslarından arınmış bir Zeus. Sadece şiirsellik ve yaratıcılıkla dolup taşan tanrısal güç anlamında bir benzeyişti bu olsa olsa. Çünkü insan beyninin çalışmadığı söylenen yüzde doksanına misillemeler ve meçhul kıtalara heyecan aşılayan şimşeklerle doluydu şiirleri. Kendisi şöyle anlatır bunu bir söyleşisinde:
“Hayatımda karım hariç iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir diye sorarlar. ‘Şiir göklerde uçan nazenin bir balon’ değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10’u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90’ını harekete geçirmektir.”
Şiirlerinde argo ve “müstehcen” sözlere sık sık yer verdiği gerekçesiyle kovuşturmalara uğrayan Can Yücel’in poetik duruşunu, edebiyatın “edepli bir şey” sanılmasının temel bir yanılgı olduğu düşüncesiyle birlikte ele almak gerekir. Öldüğünde bile dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten kesinleşmiş ‘bir yıl iki ay’ hapis cezası bulunmakta olan şair, muhalif tutumunu toplumsal yapının her aşamasına yöneltmiştir. 
Böylece son yıllarda sosyal medyada onun adıyla paylaşılan vasat şiirleri bir oksimoron olarak değerlendirebiliriz. Şairin poetikasından bihaber olan bu şiir heveslileri, siyasi otoriteler kadar baskın edebi anlayışın da dışladıgı ‘gerçek’ Can Yücel şiirlerinin, ne orta ögretim ne üniversite düzeyindeki edebiyat derslerinde hâlâ yer almadığını bileseler kaç yazar? Ya da Che Guevara’nın Günlüğü’nü Türkçeye çevirmek suçundan yattığı Adana Cezaevi’nde sadece meşhur Bizim Deniz şiirini yazmakla kalmayıp, ziyaretçilerin getirdiği üzümlerden şarap yaptığını ve ‘cezaevinde şarap imal etmek’ suçundan üç gün hücre cezası aldığını bilseler?
İşte bu muhalif tutumuyla şair duruşunun ayrılmaz bütün olması, en büyük şiirim dediği yaşamının akışını da belirlemiştir:
“Bu benim politik görüşlerimle, dünyadaki yerimle ilgili. Marangoz olarak değistiremeyeceğime göre dünyayı, şair olarak değiştirmeye çalışıyorum” der. 
Kan grubunun bile Rh negatif olmasını devletle olan ‘menfi’ ilişkisine bağlayan şair, “onun için düzenle birbirimize kan alıp veremiyoruz” şeklinde hicveder devletle mesafesini, yıllar süren hapishane yaşamı, sürgünler, mahkemeler gibi ağır bedeller ödemesine rağmen. 
Cemal Süreya, Can Yücel şiirini  “zekanın iyi niyeti” olarak niteler ve kutsalı delik deşik etmesinin arkasında kötü düzene karşı koymak niyeti olduğunu belirtir. Evet, şiirinde hem siyasi hem toplumsal ironi ve yergiyi kullanır, yan yana gelmesi düsünülemeyecek duyguları bir dizede eritirken çocukluk yıllarındaki gol atma hevesini göz ardı etmez. Ama daha da öteye gider. Sözcüklerin hem çağrıştırdıklarıyla hem de ses yapılarıyla oynayarak bambaşka çağrışımlar yaratır. Bunun yanı sıra yazın dizgesinde ‘edebi’ şiire hiç yaklaşamayacak olan  dil katmanları -argo, müstehcen sözler, sövgü, şive ve deyimler- onun şiirinde işlevsel birer unsura dönüşüverir. 
Öfkenin sevgiden ayrılmayacağı anlayışıyla duygularını da hiçbir zaman dizginlemez. Bu yüzden ona göre “aşk, kendine mahsus bir boğa güreşidir.” 
Şimdi, onun yokluğunda yaşadığımız Gezi Direnişi için mutlaka iktidara gol olsun niyetiyle bir şiir düzerdi diye düşünüyorum. Şarapsız, tütünsüz, ekmeksiz, sokaksız kısaca duygusuz şiirlerin bize yetmediği yerde devrimci bir öfkeyle ona koşup iyi ki görmedi bu günleri diye düşünmek fayda etmiyor. 
İşte bu yüzden  -eril dil eleştirileri falan bir yana- bize  ondan kalan küfür etme özgürlüğümüzü sonuna kadar kullanalım. Çünkü kendisiyle yapılan son söyleşisinde söyledikleri günümüz Türkiyesi ile daha da örtüşüyor:
“Türkiye’de insanlara tanınan özgürlüklerden kala kala bir küfür etme özgürlüğü kaldı. Onu da elden kaptırdın mı geriye bir şey kalmaz. Onun için sıkı durmak lâzım. Küfür etme özgürlüğüne sahip çıkmak lâzım. Ele vermemek lâzım.”

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Ağustos 2016 11:56
www.evrensel.net
ETİKETLER Can Yücel