Orada bir Reha Mağden var Burgazada’da

Orada bir Reha Mağden var Burgazada’da

25 Temmuz 2006’da yaşamını yitiren gazeteci-yazar Reha Mağden, Burgazada Mezarlığı’nda yatıyor.

C. Hakkı ZARİÇ

Demokrat Parti zamanında Ordu’ya, evlerine gelen Menderes o günlerde doğmuş olan çocuğu kucağına alır ve ‘Reha Oğuz’ adını koyar. Annesince mağrur bir hikâyedir.

Ama işin aslını yıllar sonra babasından öğrenir Reha; dönemin Trabzonsporlu futbolcularından, babasının çok sevdiği ‘Reha Oğuz’dan almıştır adını. O gün Demokrat Parti’den vazgeçer ve keskin bir dönüş yapar sol’a. Hayatı boyunca da bildiğinden şaşmaz.

Hepimizin bildiği üzere Gürcü asıllıdır Reha. ‘Cehennemde Bir Şehit’ adlı kitabı Agora Kitaplığı’nca yayımlandığında, Radikal Kitap için, Murat Uyurkulak’a “Gürcü kimliğini milliyetçi bir pozisyon olarak değil, hep bir şıklık olarak düşündüm”, demektedir. Yeşil gözlü bir şıklık ifadesidir Gürcülük yazdıklarında. Öteki olmayı, eşzamanlı bir zemini, milliyetiyle Türkiyeli olmayı sever Reha. Aynı söyleşide söylediklerine şu cümleleri de eklemekte fayda var: “Dünyada çok önemli icatlar yapıldı mı? Yapıldı. Buharlı lokomotifi buldular, sonra fezaya kadar gittiler. Ama en önemli iki icat vardır: Biri şarap, diğeri sepet. İlkinde hayal gücünü üretiyorsun, ikincisinde ilkini saklıyorsun.”

Burgazada’da yüzünü Marmara Denizi’ne, Adalar’a, İstanbul’un ışıltısına; sırtını yarısı yakılmış ormana; kalbini eşine, çocuklarına, memleketine adayarak yaşadı yıllarca. Tepeden denize bakarak sevdi dünyayı.

Zaman izin vermedi biraz daha, göğsünde bir nargile fokurtusu taşıdı her nefes alışında. Akciğeri dikildi karşısına 51 yaşında. Hastane odaları, ışın tedavileri, beklemenin soruları çoğaldı. Kullandığı ilaçlar kıydı saçlarına. 12 Eylül döneminde hapishaneden çıkanların saçlarını andırıyordu kısa ve kır saçları…

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa bu memlekette, bir kadeh rakının ne kadar hatırı vardır acaba? Kaşıkçı Elması’yla bile değer biçilemeyecek kadar hatır vardır Reha’nın, insanlarda.

Haydar Ergülen’in deyişiyle, “Keçi’lerin müstakil mecmuası” V.S’yi, onca zamandan sonra, Sait Faik’ten yadigâr adada, tasarladı ve  yeniden hazırladı yayına. Yazmak dünyaya insanın armağanı belki de…

Karaköy’de, o hep özlediği meyhanede, başımızda birkaç büyük bulunduğu gecede uzun uzun konuşmuştuk V.S’yi. Sebebin gözü kör olsun! Dünya işlerinden katılamadım V.S’ye. Trende, otobüste, vapurda… V.S okuyan insanlara sevgi ve hayranlıkla baktım. Sıvının sıvıya karışıp beyazladığı her an Reha’yı özledim. En çok da Karaköy Rıhtımı’na yolum düştüğünde ‘Hikâyelerimdeki bütün kadınlar kahramandır’, diyen adamı özledim. “Hikâyemdeki kadınların hepsini, hep dertli olarak gösterdim, benim bütün kadınlarım hep dertlidir, ama kadınlarımın hiçbiri sızlanmaz,” diyen adamı…

Orada mağrur bir kartal edasıyla baktı hayata. Arkadaş’ın şiirindeki gibi değil: solmamış, benzi sararmamış, yorgun bir işçinin yüzüne benzemiyordu yüzü ve öyle bükük bakmıyordu.. Umudundan hiçbir şey kaybetmeden dokunuyordu kuru dalların kenarında uç veren filizlere.

Aşkla yüklü bir çoğulluk.

O kadar ilaca rağmen şen şakrak, yazmaya aşırı hevesli zamanlar geçirdi. Eski Türk filmlerini izledi heyecan ve hayretle, babaannesini özledi…

Gidip Ordu’ya yerleşme planları yapıyordu bir yandan da. İstanbul’la bizi baş başa bırakmak için değil; bizi İstanbul’a karşı kışkırtmak için yapıyordu planlarını.

Dünyaya saldırma gücünü yitirmemek için avuçluyordu kadehini, inanılmaz bir rahatlıkla ve ısrarla uzak duruyordu tütünden. İnanılmaz tümcelerle kompliman yapıyordu kadınlara.

Komşularıyla selamlaşıyor, balıkçılarla konuşuyor, ağlara dokunuyordu…

Orada bir Reha Mağden vardı Burgazada’da. “Cehennemde Bir Şehit”, “O Müstehcen Salınış”, “Yazgıların Tableti” kitaplarından en az birisini okumuşsunuzdur mutlaka.  Bostancı’dan yarım saat bile sürmeyen vapur yolculuğuyla ulaşılabilirdiniz. Evini bilmenize gerek yoktu; herhangi bir esnaf da tarif edebilir, herhangi bir faytoncu da götürebilirdi sizi O’na.

Ne kadar benziyor yaşadığımız günler “Bülbül ötüşlü kanarya yarışması” yazısındaki şu cümlelere: “Türkiye, kendi çizdiği prototipe uygun olmayan hiçbir şeyi sevmiyor ve ona düşman. Bu, bu ülkenin hiç hak etmediği bir kompleksin ürünü olabilir mi? Bu ülke kendi değerlerini algılamakta güçlük mü çekiyor?”

25 Temmuz 2006 salı günü aramızdan ayrıldığında bizi hayata karşı kışkırtmaya devam etti. Bir gün sonraki veda töreninde, daha önce prova baskısını gördüğü son kitabı, “Kalem Ele Küsmeden” duruyordu yanıbaşındaki anı defterinin yanında. Öncesinde gazeteciydi. Kendini anlattığı bir yazısının sonunda şunları yazmıştı: “Kalbinin kapısının anahtarı ellerinde, kovuğuna girerken ‘ürkme Reha’ diyecek, yüzünü görmüş ya da görmemiş dostları var. Lakin, ceddini mağrur, zürriyetini mamur edemedi... Yaşadı, yazdı, öleyazdı... Kayboldu, çıktı...”

Orada bir Reha Mağden var, Burgazada mezarlığında. Kalpazankaya’ya giderken hemen yolun sağında, gıcırtıyla açılan kapının yanında simsiyah bir mermerin altında yatıyor boylu boyunca. 

Sizde de hatırı vardır mutlaka.

Bende Şile bezinden, gül kurusu renginde, sedef düğmeli bir gömleği var hâlâ.

www.evrensel.net