Gözbağının çözülmesine doğru

Gözbağının çözülmesine doğru

Bir lider, kendi hedeflerini, kendisine tabi olanların hedefleri gibi göstermeyi başardığında uğruna ölecek ve öldürecek yığınlar yaratabilir.

Aydın ÇUBUKÇU

Erdoğan herhangi bir vesileyle kürsüye çıktığında, kendisini dinleyenleri coşturarak, duygulandırarak aşırı tepkiler gösterecek hale getirmeyi biliyor. Renkli hayaller kurdurarak, akıl denetimi dışındaki galeyan tellerine dokunup heyecanlandırarak hayran kitlesini kolayca kendinden geçiriyor. Onların karmakarışık duygularını, yaşamsal taleplerini ve özlemlerini en ilkel ideolojik kalıplar içinde eriterek olmadık hedeflere yöneltmeyi beceren bütün eski diktatörler gibi kendi hedefleriyle özdeşmiş gibi gösterebiliyor. Kuşkusuz ondan gelen her kelimeye kendi kalıpları içinde anlamlar yükleyerek, tam da kendi içinden geçenin söylendiğine inanan birilerinin de karşısında hazır bulunması gerekiyor. Buna sahne sanatları içinde illüzyon, ya da gözbağcılık deniyor.
Bütün bu koşulların bir araya geldiği bayramlaşma gösterisinde de aynı şeyler oldu. Bir yandan dış politikadaki vahim hatalardan dönüş manevralarını “biz zaten böyle demiştik” kalıbı içinde bir büyük başarı gibi anlatırken, diğer yandan iç politikanın şiddet dolu atmosferini, “yaratılanı yaratandan ötürü severiz” sloganıyla cilaladı.
Kıvamını bulmuş dinleyicilere “dokunulmazlıklarla ilgili talebiniz yerine gelecektir!” dedi. Kendi talebi, herkesin talebiydi çünkü!Tam bu cümleden sonra, dinleyenlerden biri, bütün bu konuşmalardan anladığını apaçık bir jestle gerçek anlamına tercüme etti. Elinin keskin tarafını iki kez boğazına götürerek “kafa kesme” hareketi çekti! Böylece “Müslümanların bağrına saplanmış hançer” olarak tanımladığı IŞİD’den söz ederken bile dile getirilmeyen kelle uçurma talebi, dokunulmazlıkların kaldırılması talebinin kendi talebi olduğuna iman etmiş biri tarafından herkese açıklandı.

ŞİDDET DİLİ NEDİR?

Dümdüz söylendiği zaman, “dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri yasa ve hukuk gereği adalete hesap vereceklerdir” gibi bir cümlenin şiddet içerdiği söylenemez. Ne var ki, sürecin bütün özellikleri düşünüldüğünde, dokunulmazlık tartışmaları “teröristlere yardım yataklık eden, teröristler tarafından yönetilen”, “dağdan aldıkları güçle milletvekili seçilen” gibi tanımlarla yürütülünce, haklarında söylenen her söz nefret ve öfke ile süslenince, en sıradan değerlendirmeler bile “öldürme talebi” olarak yansımaktan kaçınamayacaktır.
Dolayısıyla “şiddet dili” denilen şey, bir bütün olarak kullanılan kelimelerden, kavramlardan bağımsız olarak, yaratılan atmosfere aittir. Bir sorunu tartışmak, bir olayı değerlendirmek, herhangi bir eleştiri ya da karşı çıkış, nerede, ne zaman ve özellikle kim tarafından yapıldığına bağlı olarak barışçıl anlamlar da kazanabilir, doğrudan şiddeti davet eden bir anlam da. Öyleyse bir konuşmanın hangi kelimelerden kurulduğu değil, zaten önceden belirlenmiş bir amaç çerçevesine oturması önemlidir.
Bir yandan ağır yıkım ve ölüm haberleriyle rengi belirlenmiş bir siyasi hava yaratmak, diğer yandan uzun bir zamana yayılmış “köklerini kurutmak”, “inlerine girmek” biçiminde adlandırılan bir hareket tarzını uygulamak, her kelimeye ve her işarete şiddet yükleyecektir.
Ancak kavgada söylenebilecek “sen kimsin ya!” gibi nidaları olağan hitap biçimine getirdiğiniz zaman, ardından söylenecek her kelime, zor kullanmanın parçası olacaktır. Daha başlangıçta kendi üstünlüğünü ve karşısındakinin hiçleştirilmesini amaçlayan bu hitap tarzının barışçı bir ilişkiyi sürdürmeye hizmet etmesi düşünülemez. Sonuçta, siz “hak ettikleri akıbete uğrayacaklardır” dediğinizde, birisinin bunu “kelle koparma” olarak anlaması ve kendi seçtiği anlam içinde sizinle özdeşlemesi çok olağan hale gelir.
Aynı konuşma içinde, Mardin’de birlikte iftar yapılan, polis, asker ve korucuların “ne diyorsunuz, tamam mı, devam mı?” sorusuna, “durmak yok Cumhurbaşkanım, bunları bitirene kadar devam edeceğiz!” dediklerini de aktaran R. Tayyip Erdoğan, yine kendi talebinin herkesin talebi olduğu duygusunu veriyor ve bunu şiddetin meşru, gerekli ve haklı olduğu noktasına bağlıyor. Bu kez “kelle koparma” hareketi kamusal bir karakter kazanıyor ve cumhurbaşkanından korucusuna kadar herkes aynı hareketi çekiyor! El bıçak biçimi alıyor ve gırtlağa uzanıyor.

MAZLUMLAR ADINA!

Her zaman olduğu gibi, bu şiddet ve öfke ortamının içinde “mazlumlar” da kendilerine düşen rolü oynamaya davet ediliyorlar. Suriyeli zorunlu göçmen kitlelerine vatandaşlık verileceği müjdesi, “kalite ölçüsü” içinde çerçeveleniyor. İngiltere’nin, Kanada’nın göz diktiği iddia edilen “kaliteli insanların” bizim vatandaşımız olacakları söylenerek, konuşmanın başında kesin bir dille reddedilen ayrımcılık “açık yarar” ölçüsüyle kabul edilebilir hale getiriliyor. Suriyeli göçmenlerin cepte keklik oy deposu olarak hesaba dâhil edildiğini bilenler, bir yandan da “Suriyeli göçmen istemiyoruz!” şeklindeki ırkçı ifadelere sahip çıkan AKP tabanının tepkilerinin yumuşatılmasına harcanan gayreti de gözlemleyebiliyorlar. Bu çok yönlü demagojik propaganda, “mazlumlara sahip çıkma” sosuyla servis ediliyor.
Aynı günlerde, bir mazlumun ahına derman olur umuduyla Gazze’ye yardım götürürken Siyonist ırkçılığın saldırısına uğrayarak kurban vermiş olanlar, İsrail’le yapılan anlaşmaya gösterdikleri tepki yüzünden bin pişman ediliyor ve “yanlış anlaşıldıysak özür dileriz” diyerek kusura bakılmasıncılar kervanına dâhil oluyorlar.
Onların başına yağan öfkenin sloganı ise, “bana mı sordunuz” biçiminde olmuştu. Böylece mazlumlar için bir şey yapılacaksa yine ancak ve yalnızca R. Tayyip Erdoğan tarafından yapılabileceği de zihinlere iyice kazındı.

TOPARLARSAK…

Her diktatör gücünü kendisini destekleyen uyutulmuş kitlelerden alır. Tabi olma ve gönüllü rıza üretmenin mekanizması aşağıdan yukarı gibi gösterilen yukarıdan aşağıya yönlendirme ile işler. Bir lider, kendi hedeflerini, kendisine tabi olanların hedefleri gibi göstermeyi başardığında uğruna ölecek ve öldürecek yığınlar yaratabilir. Bu derin yanılma aynı zamanda liderin en zayıf yanıdır. Çünkü tarihsel örnekler göstermiştir ki, “kitlesel hipnoz” denilen şey çok kısa sürede sarsılarak uyanmaya dönüşmektedir. Kırılma noktası, kitlelerin gerçek talepleriyle liderin dayattığı ve aslında kendisinden başka kimseye ait olmayan beklentilerin çatışmasıdır.
Bunu geciktiren ya da bir süre için erteleyen, kaba gücün ve iktidarın tekel altında olmasıdır. Tekelin kırıldığı an, kitlelerin kendi gerçek taleplerinin farkına varmaları ve bu dile getirmek üzere hareket etmeye başladıkları andır.  
Birleşik ve güçlü bir halk muhalefetinin koşullarının olgunlaştığını gösteren işaretler de, yanıltma saldırısının ağırlaştırılmasında görülebilir. Gözbağıne kadar sıkıştırılıyor, bir başka deyişle illüzyon ne kadar abartılıyorsa gerçeğin perdesinin açılması da o kadar yakınlaşıyor demektir.

www.evrensel.net
ETİKETLER Aydın Çubukçu