‘Bu hayat benim’ diyememek

‘Bu hayat benim’ diyememek

Baktım ki hayatım boyunca yaşadığım, zorla kabul ettirilen, istemediğim ama bir türlü kurtulamadığım kurallar yine karşımda.

Zeliha TAŞ
Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte okulların da kapanma zamanı gelmişti. Birbiriyle arkadaş iki velimle bir araya gelmeye karar vermiştik ve Semraların evine misafir olduk.
Semra, Tuncelili bir velim; 20 yıl önce Sarıgazi’ye yerleşmişler ve hiç ayrılmamışlar. Söz oturduğu mahalleden açılıyor. “On yıl öncesine kadar demokrat kesimin tercih ettiği bir ilçeyken, son yıllarda muhafazakâr bir yapılanmanın oluştuğunu” anlatıyor. “Oturduğum mahallede fazla görüştüğüm kişi yok. İşimi sağlık nedenlerinden dolayı bırakmak zorunda kaldım ve iyice eve kapandım” diyen Semra, yaşadığı mahallede inanç ve düşüncelerine karşı bir önyargı bulunduğunu düşünüyor: “Kızım liseye gidiyor ve arkadaşları, öğretmenleri kapanması için baskı yapıyor. Zaten okullarda okutulan din dersleri yüzünden kendi inancımızı dahi çocuklarımıza yeterince veremiyoruz. Bu durum beni de eşimi de korkutuyor.”
Kısa bir süre sonra diğer velim Serpil geliyor. Serpil’in gelmesiyle sohbetimizin aldığı o kasvetli hava birden kayboluyor. Serpil, Kastamonulu ama bütün hayatı İstanbul’da geçmiş. “Bütün bir yıl öğrencilerden bahsettik biraz da kendimizden bahsedelim” diyor ve sıcak bir sohbet başlıyor. 
 

BABA EVİNDE HİÇBİR SÖZ HAKKIM OLMADI 
Serpil, hayatını bir çırpıda özetliyor: “Liseye kadar okudum, sonra babam okumamı istemedi. Çok çalışkan değildim ama başarabileceğime inanıyordum. Babam, ‘Yeter artık kız çocuğu okuyup da ne olacak!’ dedi ve ortaokuldan sonra okula göndermedi beni. Ben daha çocukken ailemin zorlamasıyla kapandım. Benim kapanmamın dinle bir ilgisi yoktu, sadece ailemin ‘Konu komşu ne der’ baskısı yüzünden oldu.
On beş yaşıma geldiğimde, bizim çevreden, yakındaki tekstil atölyelerinde çalışan genç kızlar olduğunu biliyordum. Ben de çalışmak istediğimi aileme söyledim. Böylelikle babamın abilerimin baskılarından kurtulmuş olacaktım. Arkadaşlarım rahat rahat gezip dolaşırken, ben onları pencere arkasından izlemekle yetiniyordum. Ailem çalışmama da izin vermedi. Bütün başkaldırışlarımı, çırpınışlarımı şiddet uygulayarak bastırdılar.
Ailem bir gün benden habersiz, evlenme zamanımın geldiğine karar vermiş. Babam kahvede amcama, ‘Gelin bizim kızı isteyin, yabancıya gitmesin’ demiş ve bunu evde büyük bir iş başarmışçasına gururla anlattı. Günlerce ağladım, evlenmek istemediğimi söyledim ama dinleyen olmadı. Benim baba evinde hiçbir söz hakkım olmadı. Ne baba, ne abi. Onlar ne isterse onu yapmak zorunda kaldım. ‘Bu hayat benim, bana karışmayın’ diyemedim.
Beni çocuk yaşta evlendirdiler. Bir çocuk evlilikten ne anlar ki! Üç çocuğum oldu. İkisi kız, kızlarımı kendi istediğim gibi yetiştireceğim. Kızlarım okumalı mutlaka. Ailemin benden esirgediği her şeyi onlar yapabilecek. 
Eşim babamın biraz daha törpülenmiş hali. Evlenince eşime ‘Ben de çalışmak istiyorum’ dedim. Bana verdiği cevap; ‘Neyin eksik, ben size bakarım, sen yuvamıza, çocuklarımıza bak.’ Allah’a şükür, bir dediğimizi iki etmez ama her zaman bir eksiklik oldu içimde…”
 

KADIN DÜŞÜNMESİN, SORGULAMASIN İSTİYORLAR
Siyasilerin ‘kadının yeri evidir, asıl görevi anneliktir’ gibi sözler söylemesine de tepki gösteriyor Serpil: “Madem kadının yeri evi, birinci görevi annelik. Bu siyasiler neden kızlarını yurtdışında, özel üniversitelerde okuttu. Onların kızları şimdi en iyi işlerde çalışmıyor mu? Hepsi bizi kandırıyor. Amaçları; kadınlar düşünmesin, sorgulamasın, erkekler ne istiyorsa o olsun. Ama bu böyle gitmez, gitmemeli!”
Serpil çocuk yaşta evlendirildiğinden bahsedince Boşanma Komisyonu’nun geçen haftalarda açıklanan raporu geldi aklıma. Ailelerin anlaşmaları halinde, tecavüze uğrayan kız çocuklarının tecavüzcüsü ile evlendirilmesini öneriyordu rapor. Bu konudaki düşüncelerini merak ediyorum. “Eskiden küçük yerlerde bu tecavüz olayları yaşandığında, bunu namus meselesi olarak görüp ya tecavüz edeni öldürürler ya da evlendirirlermiş. Bu küçük yerlerin koyduğu bir kuralmış ama günümüzde mahkemeler var, suçlu orada yargılanmalı” diyor Serpil.
Söze giren Semra, Kayseri’de yaşananları hatırlatıyor: “Öğretmen öğrencisine tecavüz ediyor ve ceza almıyor. Öğrenci her gün onu okulda görüp aynı şeyleri tekrar tekrar hatırlıyor ve dayanamayıp intihar ediyor. Devlet de çıkıyor ‘tecavüzcünle evlen’ diyor. Bu nasıl bir mantık anlamıyorum.”
 

‘BENİM YERİM BURASI DEĞİL’
Serpil, kaldığı yerden yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor: “Ben evlendikten sonra bu mahalleye taşındık. On iki yıldır burada oturuyorum. İlk taşındığım günlerde komşular geldi sohbet, tanışma derken beni sohbetlere çağırdılar. Sohbet dediysem dini sohbetlerden söz ediyorum. Hepimiz Müslümanız dedim, birkaç toplantıya katıldım. Sonra sohbetlerde kadının eşiyle eşit olmadığı, eşi kapanacaksın dediğinde kabul edeceği, yeri geldiğinde dayak da yiyebileceği, erkeğin görevinin kadını ehlileştirmek olduğu konuşuldu. Baktım ki hayatım boyunca yaşadığım, zorla kabul ettirilen, istemediğim ama bir türlü kurtulamadığım kurallar yine karşımda. Benim yerim burası değil, diyerek kendim gibi düşünen insanlarla bir araya gelmeye başladım, ki Semra ile de böylece tanıştık. Semra da benim gibi kadının okumasından, çalışmasından, kısacası ayakları üstünde durmasından yana ve bunu başarmış bir kadın. İkimiz farklı mezhepteniz, farklı milliyetlerdeniz, bunlar bizi rahatsız etmiyor, çünkü ikimiz de kadının özgür olmasını istiyoruz.”

www.evrensel.net