Çağrılmayan Edip Bey, nasılsınız?

Çağrılmayan Edip Bey, nasılsınız?

C. Hakkı Zariç’in, 24 Saat Yayıncılık tarafından basılan “Şairlere Mektuplar” adlı kitabından uyarlanan Edip Cansever yazısı

C. Hakkı ZARİÇ*

Dalgınlığınızla bahar mevsiminin yalnızlığını çağrıştırıyorsunuz Edip Bey. Fotoğraflarınızda şiirlerinizden yansıyan bir burukluk var. Yüzünüz; aşkların, şiirlerin ve ölümlerin coğrafyası gibi esmer.

Konuk olduğunuzu söylüyorsunuz bakışlarınızla bu dünyaya. Henüz 19 yaşındayken yayımlattığınız ilk şiir kitabınızdan çocukluğunuzla yazdıklarınıza tanık olduğumuz güzellikler duruyor hâlâ:

“Her şey rahattı, insanlar mesut gibiydi
Her şey rahattı, dondurmanın eriyişi bile”

Küçük kasabaların çam kokulu ve tozlu yollarından geçip şiirin damarlarına ağdığınızı kim unutabilir. Aşkla “duyumunu geliştir”diğiniz insanın, gün bitmeden gitmelere, gitmelerin ağırlığına Edip Bey; nereye olursa olsun gitmelerin ağırlığına, gitmelere…

Bezik Oynayan Kadınlar’la bir otel odasında karşılaşmanın erinci gibidir Çağrılmayan Yakup oluşumuz. Çağrılmayışımız, hiç çağrılmayışımız Umutsuzlar Parkı’ndan… O masaya oturup “Dirlik Düzenlik” içinde dışımızdaki dünyanın nesnelliğinden çıkıyoruz yola Edip Bey. Yaşam tutkumuzu oluşturuyor ilk dizenin sevinci, bakır kâsedeki çiçeklerin masada natürel duruşu; doğayla bütünleşmemiz bizim. Tuhaf baş dönmesi, bir takım siyah yüzlü adamların tuhaf baş dönmesi olmamız, içimize bakmamız Edip Bey. Kimi seviyorsak o sevgiyi masaya koymayı, sonsuzluğu, buza kesmiş biranın köpüğünü, yüzeyin sığlığını, derinlerin uğultusunu, uykusunu ve uykusuzluğunu insanın, tokluğunu ve açlığını koymaktan bahsediyorsunuz masaya; bana mısın demiyor masa. “Masa da masaymış ha” Edip Bey. Yaşamımız boyunca ırağından geçip gözümüzün ucuyla gördüklerimizi yazasıymış masa.

Yerçekimli Karanfil’in sesine takılıp rakı içiyorsunuz orada. Mideniz, aklınız… alıp karanfili karanfile meyilli olana; evet, ona veriyorsunuz, o bir başkasına uzatıyor. “Derken karanfil elden ele” çoğalıyor şiir gibi, aşk gibi, dostluk gibi renklerle bütünleşiyoruz, ısınıyor içimiz. Çoğalıyoruz ya, buradan çıkan güç ile “Birleşiyoruz Sessizce”.

Yaktığınız göz kapaklarınızla, “Seniha’nın Günlüğü”nü alıp gidiyorsunuz otel odasında bir “Kirli Ağustos”a. Dağılmanın ve yalnızlığın kahverengi alevlerinden ateş toplanıyor yüreğinize: 

“Ki bazı durumlarda söz yoktur
Hem neden olsun
Bazı durumların dili daha başka durumlardır”

Tragedyalarınız Edip Bey; böyle kahverengi akşam saatlerinin soğuk ölçülere vurması bizi, bir uzak han kavramına götürmesi… Hanların doğurduğu uzak yolculuklara çıkışımız, çağcıl kadıların hükmüyle başımıza takılan siyah hale…

En korkmadığımız şeylerden korkular edinmemiz kendimize, içimizde kahverengi o dağ ölüsünün fareleriyle yatması, yarasa ayaklanması, esmer sesli bir siyahinin dudaklarından yayılan Jazz’la yas törenlerinden dönmelerimiz; çok benziyoruz birbirimize.

Düşlerde yürüyoruz. Mavi çiğ damlalarıyla dolu sabahlara açtığımız pencerelerden uzanarak beyaz karanfillere dokunuyoruz. 

Günün koşturmacalarında hep yetişememenin telaşı. Saati merak edişimiz sık sık, zamana yetişemeyişimiz, dönüp dönüp bakmamız arkaya kuşku dolu gözlerle; sormamız:

“Bu dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de?”

Aşk; yaşama karşı duruşumuzda, yaşamı savunuşumuzda hep yanımızda taşıdığımız insana özgü ve en önemli silahımız. Onsuz yapamayışımız, onsuz yaşayamayışımız, onunla yaşayışımız.

Bir yanımızın hep baharı büyütmesi, yeşil kalmamız en çorak zamanda bile.

Bakmalarımızın ve görmelerimizin yansıyışı aşka, bizim insan olan yanımızı tanıyışımız. Erdemlerimizi, zavallılıklarımızı, benliğimizi tanıyışımız.

Her şey hızla tüketilirken aşka yaslanmamız, aşkla doğrulmamız, dizlerimizdeki kanı aşkla silişimiz; sesimiz, çığlıklarımız, kendimize seslenişimiz:

“Aşk
En bitirim acılarda en dayanıklı büyüyen”

Buradayız işte. Tüketilen duyarlıklara inat şiirle yaşamı yeniden üretmenin çığlıklarında; yama tutmayan ilişkilerin despotluğuna inat dostluğu doyumsuz bir iksir gibi yudumlamakta; yakılanların küllerinden yeni şiirler yazdığımız delişmen ısrarımızın çoğaldığı sancılarda; duygu patronlarının meyhaneden gelen yalvarışlarına inat aşka abanışımızda; acı lalelerin ömrümüzde gezindiği seslerle akşama varıp sabahı düşleyerek güneşe koşmalarımızda:

“Aşka, dövüşe, maviye yetmek için;
Biriyim, cesurum, var mısın?”

Ağzınızda bulutlar var mı hâlâ? Dünyaya göre mi elleriniz? Bakışlarınızdaki dalgınlık duruyor mu? Dumanı tüten sigaranız sözcüklerle süzülerek mi çıkıyor gökyüzüne? Parklara kendiniz görmeye gidiyor musunuz yine?

Siz; Çağrılmayan Edip Bey, nasılsınız?

*Bu yazı, C. Hakkı Zariç’in, “Şairlere Mektuplar” adlı kitabından uyarlanmıştır. 24 Saat Yayıncılık, 1. Basım Eylül 2006.

www.evrensel.net