Sana gitme demeyeceğim ama gitme...

Sana gitme demeyeceğim ama gitme...

Barış isteyen Ayşe Çelik'i alkışladıktan sonra hakkında soruşturma başlatılan Beyazıt Öztürk'ün Barcelona'ya yerleştiği iddia edildi.

Ayşen AKSAKAL

Son bir yıldır ekranlardan tanıdığımız yüzlerin valizlerini hazırlayıp, tası ve tarağı da toparlayıp, gittiği, gitmeye mecbur hissettiği haberlerini alıyoruz.
Olay şöyle oluyor, aydınlar zaten kafadan yandı.
Onları direk geçelim. Hedefte bekliyorlar, etraflarından fiyuuu fiyuuuu diye oklar uçuşuyor, saplanacağı zamana kadar söyleyebildikleri kadarı kar diye bekliyorlar.
Öte yandan popüler kültür sebebi ile halkın aşina olduğu, etliye sütlüye dokunmaz sanılan, sanatın herhangi bir dalı ile uğraşan sevgili ünlü; geçmiş onca hoş sohbete rağmen bazen hata yapıyor. İşte o zaman haber değeri oluyor.
Bu hata bazen, röportajda gaza gelip ana akım gazetecisini arkadaş sanmak, bazen boş bulunup birilerine empati yapmak, bazen “E insan olan buna kayıtsız kalamaz” zannetmek, bazen de mimiklerine hakim olamayıp üzüntüsünü ya da sevincini kazara belli etmek olabiliyor.
Buradan sonra o gemi mutlaka yanıyor. Hiçbir şey işe yaramıyor.
Peki şimdiye kadar neler işe yaramadı, ona bakalım;

1- Yanlış anlaşıldım.
Geçmiş olsun, anlaşılmış bulundunuz. Söz ağızdan bir kere çıktı ve şansa ses kayıt cihazı ya da kameralar açıktı.
İstediğin kadar hızlı çevir kazı, yandı.

2- Ben hep devletime bağlı oldum.
Bırakacaksınız bu işleri. Ne halatla bağlı sanılan, kendini devlete zincirleyenler gördü o gözler, yer mi Anadolu çakalı?

3- Şehitlere hep üzülmüşümdür.
Bir ideoloji beyanı olarak “Şehitlere üzülmek” maalesef geçer akçe değil.
Yeri gelecek şehitlere özenecek, yeri gelecek şehit olmak arzusu ile gözünüze uyku girmeyecek. Üzüldüm demekle üzüntüye inanılır mı kurtlar vadisinde? Kendini acıdan jiletledin mi? Onu göster.

4- Kandırıldım.
Bu ülkede kandırılmanın geçer akçe sayılabilmesi için daha büyük organizasyonlardan daha devasa dramlar çıkması lazım.
Ağızdan çıkan söze istinaden bir savunma şekli olarak “Kandırıldım” denmez.

5- Özür dilerim.
Öyle Avrupalı gibi, Amerikalı gibi özür dilemekler hep asimilasyon.
“Pardon icat olalı eşekler çoğaldı” diye atasözü olan topraklarda yaşıyorsunuz.
Neyin özrü? Hangi? Kim?

Bu sebeple de hata sonrası sevgili ünlüler şunu yaşıyorlar; eskiden “Bi resim çikinibilir miyiz litfiiin” diyenler SMS’le tehditler savuruyor, kanallara yollanan aşk mektuplarının yerini küfürlü karmaşık notlar alıyor. Adeta tüm eski sevgilileri aynı anda yüzüne kezzap atıyor.
Öte yandan “İdare edenin anası ağlamazmış” atasözüne sinir olan muhalif kesimin tavrı ne oluyor?
“Öyle kele böyle tarak, sana bunlar müstehak ah ahahahah”
Son tahlilde, hiç çalışmayan saat bir kez doğruyu gösterdiğinde duvardan sökülüp çöpe atılıyor.
Dekor özelliği bile kalmıyor.
Oysa belki de, yukarıdaki 5 maddenin işlemediğini kabul etmeli, dimdik durup “Yaptım evet, aynı öyle dedim, bu mimikle baktım, şu ellerle alkışladım” demeli.
Peki bunun koşulu nedir?
Tüm bozuk saatlik kariyeri boyunca bir kez bile doğruyu gösterdiğinde; doğrunun ne tatlı, ne kalabalık bir şey olduğu hissini vermek belki de.
“Bana burada yer yok” değil, “Bunca zaman ne kadar yanlış yerde durmuşum” dedirtmek.
Özeleştiriyi burada veriyorum, silip atmakta ve bir daha ismini -şakalar harici-anmamakta bir dünya markasıyız. +1 çoğalmaktansa, sürekli bir yürek soğutma derdi ile azalıp duruyoruz.
Ya da boş ahkamdır benimki, Polyanna’nın son mektubudur belki.
O son uçak bileti de satıldığında, ne gidecek yer, ne ağzı kapanan bir valiz, ne de içine konacak bir güzel hatıra kalacaktır.
Yine de risk alıyorum! Keşke riski herkes sevse…

www.evrensel.net
ETİKETLER Ayşen Aksakal