‘Misafirperveriz ama 3 güne kadar’

‘Misafirperveriz ama 3 güne kadar’

Fotoğraf sanatçısı Kerem Yücel’le Can Yayınları’nın da ilk fotoğraf kitabı olan Misafir’i konuştuk.

Ezgi GÖRGÜ

3 güne kadar misafirlik kabulü karşısında yıllar boyu memleket bildikleri topraklardan kopup Türkiye üzerinden geleceklerini aramaya kararlı mülteciler, sahip olabilecekleri haklara rağmen mülteci olması gerekirken son beş yıldır hep misafir olanlar, evlerinden edilenler onlar. Fotoğraf sanatçısı Kerem Yücel’le Can Yayınları’nın da ilk fotoğraf kitabı olan Misafir’i konuştuk. Yücel, Suriye’deki savaş başladığında oradaymış, kendisine bu savaşın 10 yılı var dendiğinde şaşırsa da 5 yılını geçirdi, o da artık ‘Bir on yılı var’ diyor. 

Neden ‘misafir’ demeyi uygun gördünüz?
Misafir aslında tırnak içinde misafir. Çünkü Türk halkı misafirperver olmakla çok övünür. Ama ben bu kitabı hazırlarken ve Türkiye’deki mültecilerle çalışırken en çok şunu gözlemledim; bizde misafirlik üç güne kadar, ondan sonrası azı dişlerimizi göstermek, öfkelenmek, tekmelemek. Kelime aslında hepsine bir gönderme yapıyor, Türkiye’deki Suriyelilerin statüsü ne mülteci ne de sığınmacı, bayağı onlara misafir deniyor ki kampta konukevi yazıyor. Ama asıl gönderme bu insanlara karşı Türkiye halkları olarak misafirperveriz ama 3 güne kadar.

O zaman kelimeleri doğru yerde kullanalım, fotoğraflarda yaşadıkları yerler genel olarak bakımsız evler veya odalardan ibaret; mültecilerle nerelerde görüştünüz? Nasıl yerlerde yaşıyorlar?

Kitapta konu olan ailelerin hepsiyle evlerinde görüştüm, hepsi bir para karşılığında veya bir başkasının yardımıyla bir evin bir ya da birden fazla odasını kiralamış. Biraz da bu kitabın içeriğini oluşturan şey buydu, bizim algıladığımız mülteci kavramı, mültecilerin mülteci kamplarında, sığınmacıların da sığınmacı kamplarında veya yol kenarlarında yaşadıklarını biliyoruz, bunun yanında evlerde de yaşayanlar var. Yani bir ev kurma gailesi olanlar da var artık. ‘GeçErken’ sergimde acil durumun bittiği, hiçbir şeyleri olmadan buralara gelen insanlar vardı. Şu anda ya ileriye dönük hayaller var ya da Suriye’ye geri dönecekler. Misafir kitabı, bu iki serginin özel bir proje için birleşmesi. Sadece kitabın içeriğini tutturabilmek için her birinden fotoğraflar var ve daha önce hiç sergilenmeyen fotoğraflar da var. 

Savaş çıktığında ben Suriye’deydim ve bu aileleri takip etmeye başladım, aileler sınırı geçtikten sonra aldıkları yardımlarla bir şekilde Hatay’dan Urfa’ya, Kilis’e, Antep’e gitti, konaklama için bir çadır ya da bir ev tutmaya başladılar. Benim için en iyi yol Hayata Destek Derneği oldu, mültecilere yardım eden sivil toplum örgütlerinden biri, onlarla işbirliği içindeydim, bu işbirliğim onlar için ticari olarak fotoğraf üretmemin dışında bana bir belgesel yapmam için destek verdiler. Ailelerle her ay defalarca görüşmek istediğim zaman beni alıp o ailelerin yanına götürmeleri önemli çünkü o aileler her ay yer değiştiriyorlar, kimisi kirayı ödeyemeyince başka yere gidiyor kimisi de tarım işçisi olarak çalışıyor, inşaatta çalışıyor, sürekli yer değiştiriyorlar, dernek benim için onları aradı. 

‘TIME’DA BİLE ÇALIŞSAN KİMSE SENİ 5 YIL ORAYA GÖNDEREMEZ’

Dernekler konusunda şöyle bir sıkıntı var, birçok sivil toplum örgütü var ama kimisinin asıl amacı yardım değil. Hangisine güveneceğiz, bunu nasıl ayırt edeceğiz?
Benim çok uzun yıllardır ilişkim var onlarla, temelde şöyle düşünüyorum, ki profesyonel olarak çalışıyorum, 2006 yılından beri Hindistan Keşmir’e, Pakistan’a, Afganistan’a gittim, Irak’a gönderdiler, oralarda çalışırken defalarca bu tür dernek ya da topluluklarla ilişki içindeydim, ajanslardan çok onlarla görüşüyorum zaten, bu fotoğrafçılar için bir yöntem aynı zamanda. Onun için sivil toplum kuruluşlarını gözlemleyebilme şansım çok oldu, dönem dönem onlar için de fotoğraf çektim, kendi çalışmalarım için de. Benim genel inancım şu STK’lar kendi içlerinde ekonomik olarak kime hizmet ediyorlarsa etsin, bu şu anki acayip İslamcı radikallerden acayip en uçtaki aşırı sol örgütlere ya da hükümetlere yakın STK’lara kadar, sonuçta sahaya gidip bir şekilde ihtiyacı olan birilerine ulaşıyor. Evet, Suriye sürecinin belli dönemlerinde daha çok Sünni İslam kesime yoğunlaşıldı, Nusayriler daha gerideydi, Hristiyanlar hiç yardım alamıyordu. Sonra şartlar değişti, Kobani’den Kürtlerin gelmesiyle onlar daha çok yardım almaya başladı. Yaptığım her röportajda, gözlemlediğim her yerde söylüyorum, evet ilk başta Kürtler daha azdı ama şimdi daha fazla alıyorlar, bu kötü bir şey değil, bu gündemde olmakla ilgili, gündemde olan Kobani’ydi, sesleri daha gür çıktı, yardımlar oraya gitti, Ezidiler ses çıkardı, şimdi daha az sesleri çıkıyor, Hristiyanlar yeteri kadar bağıramadılar, bu yüzden yardım alamadılar. Hayata Destek Derneği gibi sahada başka STK’lar da var, hiçbir şekilde ayrım yapmadan, ki benim en baştaki sergim The Misafir’le çok iyi özdeşleşti, onlar sen nerdensin diye sormuyorlardı. İnsanların evine 10 kere misafir olduktan sonra kim olduğunu anlıyordum, o da benim kim olduğumu anlıyordu, böylece her şey çok daha samimi oldu, ama dediğim gibi bir STK’yla çalışmış olmam önemli bir şey ama 5 sene çalıştım, Time dergisinde bile çalışsan seni 5 sene oraya gönderemez, kim gönderebilir yani.

Her ay gidiyordum, beklentim kitap çıkarmak değildi, çünkü bitmiyordu, süreç devam ediyordu, hatta ilk gittiğimde bu işin 10 senesi var dediler, hadi ya derken bugün 6. senesindeyiz artık, ben de bir on senesi var diyorum. 

UMUTLARI VE UMUTSUZLUKLARI: KALMAK YA DA GİTMEK

Sahip oldukları kimliklerin dışına çıkmaya zorlanmış, Suriye’dekinden bambaşka bir hayatta yaşama tutunmaya çalışan insanlar var, Burada onları hayatta tutan, yaşamaya motive eden ne? Sadece dinle ilişkilendirmek veya mezhepçilik üzerinden konuşmak çok da doğru değil aslında.
Döneme göre değişiyor, 2012’de çektiğim, 2013 ve 2014 ocak ayında çektiğim aileler istisnasız ‘Ben bugün gidiyorum, yarım saat sonra beni Suriye’de görürsün, savaş bitsin, hatta saat dakika vererek hemen döneceğim’ diyorlardı, bu kadar orayı takip eden bir durumları vardı. Sonra 2014’ten 2016’ya kadar ben geri döneceğim diyen duymadım diyebilirim, herkes Avrupa’ya gideceğim diyordu. Umutları ve umutsuzlukları bu.  Bunların evlere yansımaları var, evini dekore etmeye başladılar, önce boy aynaları alıyorlar, bu Ortadoğu kültüründen geliyor, üstünde tarak oluyor, bazılarında dantel de asıyorlar. Ondan sonra yer yatağı artıyor. Aileler böyle böyle Türkiye’de hayat kuruyorlar. Bazı aileler de ‘Acaba yarın dönebilir miyim?’ ya da ‘Avrupa’ya geçebilir miyim?’ diye düşünüyor. Serdar Korucu ile biz geçen sene Batman Beşiri’deki Ezidi kampını ziyaret ederken, arabayla yavaş yavaş kampa doğru giderken, kamptan bize doğru akın akın insanlar geliyordu, sırtlarında da bavulları. Geçen sene akın akın Avrupa’ya gittikleri döneme denk geliyor, jandarma ne yapacağını bilmiyordu, öyle bakıyorlardı. Ben o zamanlar kitap için çalıştığımdan hiç ilgilenmiyorum, kafamda bir aile var, o ailenin çadırına gideceğim fikri var sadece, ama hayretle bakıyorum. Ezidilerin kalan liderleri bize ‘Sen ne düşünüyorsun?’ diye sordular. Ben dedim ki çok büyük bir hata yapıyorsunuz, Serdar da öyle. Avrupa hiçbir Suriyeliyi almıyor, ister Ezidi ol, Kürt ol ya da Arap, hatta yol bilmezsiniz, Edirne’ye varana kadar paranız biter, çocuğunuzu kaçırırlar, bildiğin kötü adam gibi her türlü kötü şeyi anlatıyorum. Bir hafta sonra bir basın gezisi için önce Berlin’e sonra Frankfurt’a gittim. İngilizce yayın yapan bir gazetede ‘Berlin, Suriye’ye hazırlanıyor diye bir haber gördüm, sonra internete girdim, bilmem kaç mülteci Makedonya’dan geliyor, hemen tren garına gittim, gelenleri tutabilmek için belli alanlar oluşturulmuş, kafes gibi bir şey diyeceğim ama dilim varmıyor. Aklıma bir hafta önce konuştuğum aileler geliyor, almayacaklar demiştim ki 5 ay sonra geri göndermeye başladılar. Ben orada sonra Serdar’la konuştum, onların geleceğini mi çaldık diye konuştuk, sonra öğrendik ki onlar 4 otobüs çıkmışlar, üçünü geri gönderip, birini de tutmuşlar, yani hiçbiri geçemedi, sonra belki de deniz yolunu denediler, belki de öldüler ya da hayatta kaldılar, hiç bilmiyorum. 

Savaştan kaçıp gelenlerin yaşadıkları şiddeti, travmatik olayları bir şekilde atlatmaları gerekiyor. Kitaptakiler de dahil mültecilerin başından inanılmaz olaylar geçmiş, neler yapılıyor, sizce neler yapılabilir?
Şöyle bir şey prosedür belli, okuduğum İngilizce kaynaklardan Türkçe’ye çevirerek söylüyorum, psikolojik sosyal aktiviteler arttırılmalı, savaş sonrası sığınmacılar ve mülteciler için hayata tutunmaları için gerekli. Çocuklar için mevsimlerin döngüsü gibi yaşam da dönecek deyip fotoğraf turları, fotoğraf eğitimleri, çeşitli etkinlikler, el becerilerini geliştirici aktiviteler, bunların hepsini kabul ediyor. Bunları dernekler yapıyor, bunlarla ilgili hiçbir sorun yok aslında sorun sistemsel. Çünkü anlattığım bütün bu uygulamaların hepsi Avrupa için. Avrupa yıllarca mülteci aldı ve insani yardım konusunda inanılmaz teoriler geliştirdiler. Biz Suriye’den gelen mültecileri, kocasını kaybetmiş ya da kocası hayatta olsa da, Ortadoğulu bir kadını öğlen çantasını alıp ‘Kocacığım bugün STK’nın ofisine gidip biraz psikososyal aktivite yapacağım’ diyecek. Böyle bir imkanı var mı?

Kocası öldü diyelim, izin alma sorunu yok, mahalleli izin verir mi? Ya da bir çocuk olsun, ‘Babacığım ben artık eve ekmek getirmeyeceğim, çocuk işçiliğini bırakıyorum, çünkü fotoğraf kursuna gideceğim’ diyebilir mi? Sorun burada, ulaşabildikleri çok az aile var, belki de başvurdukları 100 aile var, 100’ü de derneklerin yaptıkları aktiviteler için çok güzel bir şey olduğu konusunda hemfikir ama katılan aile sayısı 5 ya da 6. İkincisi adamın ya da kadının zaten ekmek alacak parası yok, bir mülteci aileye eğitim verilecek, örneğin Kadıköy’den Mecidiyeköy’e gidecek, şehri bilmez, bilse bile parası yok zaten. Son aylarda artarak görülen bir durum var, cinsel istismar, taciz ve tecavüz. Her türlü cinsel istismar, kadına ve çocuğa istismar olabiliyor, savunmasız bir biçimdeler, kapılarında kilit bile olmayan evlerde kalıyorlar, bu yüzden kadın evini terk etmek istemiyor, adam karısını, çoluk çocuğunu orada bırakmak istemiyor, bu sebeple o adamın yapabileceği en iyi şey, 5 km ötede bir inşaatta çalışmak, belki de ülkesinde mühendisti, hiç fark etmez, ama böyle bir problem var. Amerikalı ya da İngiliz sivil toplum örgütleri, Avrupalılardan farklı olmak üzere mültecilere, size Türkiye’de jandarma ya da polis zor kullanmaya çalışırsa ‘Dur benim haklarım var’ diyerek, Arapça, Kürtçe yazılı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni okumayı öğretiyorlar. Ben anlatıyorum, Türkiye vatandaşı olarak bile dur dediğimde benim kafamda bir şey kırıyor, Suriyelileri herhalde parçalar. Bütün bunlar Avrupa bakışı, bu sistem uymuyor bize. Bu İran’da da, Suriye’de de, Afganistan’da da uymuyor.

‘KEREM ABİ, FOTOĞRAFI ÇEK, SERDAR ABİ DİNLE HİKÂYEMİ AMA BANA KİMSE 

Bu bakış açısından kurtulmak için nasıl yaklaşılmalı peki?
Özel ihtiyaç analizleri yapılmalı. Kitapta Şerife’nin hikayesi var, protez bacaklı bir kız, defalarca protezi değişmiş, ama ikinci el, ama birinci el olsun, her seferinde ona acı vermiş. Çünkü önemli olan ayağına tam oturan bir protez. Her seferinde büyük travmalar yaşıyor ve yeniden birinin ona gelmesini istemiyor. Bize diyordu ki, Kerem abi sen fotoğrafı çek, Serdar abi, dinle benim hikayemi ama bana kimse gelmesin. Çünkü her gelen ölçüsünü almak için bu bacağı çıkartıyor. Kadının bacağı şarapnelle kopmuş ve herhangi ciddi bir tıbbi yardım alamadan gelmiş, kesilme değil kopmuş, orası da dağlanmış. Sonra bir şekilde yüzeysel operasyonlar olmuş. Hayata Destek Derneği aracılığıyla Şerife’ye bir protez bulduk, o noktaya kadar ben de Serdar da ilk defa bir işe yaradığımızı düşündük, bunca yıldır bir iş yapıyoruz, mutluyuz. Şerife genç bir kız, en son Hatay’a gittiğimde gördüm, boyu uzuyor, gene topallıyor, tercümanım diyor, ‘Kerem’cim Şerife uzadı’ diyor, ‘e bacak kısa kaldı.’  

Her seferinde bacak mı yapılacak, evet yapılacak. Bu kızı yürütmek istiyorsan yapacaksın. Bu sürdürülebilir bir şey olmalı. STK’ların gözünden baktığınızda her seferinde Şerife’ye nasıl gidilebilir, yardım bekleyen yüzlerce kişi var zaten. O zaman bu fotoğraf kitabının, gazetecilerin, sergilerin görevi, bizzat kişisel iş yapmanın görevi orada başlıyor. Ondan dolayı ben belki de bu kitabı çok sahiplendim, çünkü birilerinin hikâyesini duyurmak istiyorum. Ama farkındayım Şerife gibi bin tanesi var. Aylan Kurdi’nin içimizi yaralayan fotoğrafı var ama Aylan öldüğünde zaten üç çocuk ölmüştü, arkasında üç çocuk daha vardı, ya biz sadece onu biliyoruz, bu kadar kişi içinde bir tek onu biliyoruz. Yani onların travmaları için de birinci elden gitmek lazım.

BİR ŞEYİ 1 DEĞİL 20 FOTOĞRAFLA ANLATIRIM

Fotoğraf kitabının Türkiye’deki algısı başka ama bir dergide ya da fotoğraf editörlüğü yapmış biriyle bir fotoğraf kitabı yapmak başka bir şey. Daha önce profesyonel olarak dergide de çalıştım. Ben bir şeyi 1 değil 20 fotoğrafla anlatmayı kendime dil edindim, O 20 fotoğrafın ya da bu kitaptaki 40 fotoğrafın birbiriyle bir geçişinin olması gerekiyor. Bunu klasik anlamda bir kronolojiyle değil, yani ilk geldiler, ikinci, üçüncü değil de tamamen grafiksel uygunluk, renkler ve başka şeyler devreye giriyor.
Yeni evlenmiş ve Avrupa’ya kaçmak isteyen bir aile var mı diye soruyorlar, evet var, beni düğünlerine çağırdılar, ben bu insanların düğünlerine gittim sonra bana burada gördüğün yatak odalarında oturup o pozu öyle verdiler, başkası kamerayla gelip o aileyi çekemeyecek. Fotoğraf da böyle bir şey, çok kişisel bir deneyim.

www.evrensel.net