Kanbolat Görkem Arslan ile oyunculuktan politikaya: Yas tutmayı unuttuk

Kanbolat Görkem Arslan ile oyunculuktan politikaya: Yas tutmayı unuttuk

Faruk AYYILDIZ

Son dönem dizileri arasında bir farklılık yakalayan ve kendi izleyici kitlesini yaratan Poyraz Karayel’in önemli karakterlerinden birisi Sefer. Öfkesi, sertliği, aşka olan inancı ve özellikle de Zülfikar karakteriyle girdiği diyaloglar ile sosyal medyada büyük ilgi gören Sefer’e hayat veren Kanbolat Görkem Arslan’ı aynı zamanda Hatırla Sevgili dizisindeki Mahir Çayan rolüyle anımsıyoruz. Güneşli bir öğle vakti buluştuğumuz Arslan ile Poyraz Karayel’den futbola, oradan da ülke gündemine uzanan keyifli bir sohbette bulunduk.

Oyunculuk serüvenine girişin ile başlayabiliriz... 
1997 senesinde başladı. Düzce’de doğdum, büyüdüm. Babamın emeklilikten sonra aldığı ani kararla Antalya’ya taşındık. Büyük kent, orada da tabi hâliyle bir takım sosyal-kültürel etkinliklere dahil olma imkânım oldu.  O süreçte Büyükşehir Belediyesi’nin tiyatro oluşumu vardı. Başını Muhammed Uzuner, Arzu Gamze Kılınç, Oya Yağcı, Ahmet Bilgin gibi isimler çekiyordu. Her yıl 200 – 300 kişinin katılımıyla gerçekleştirdikleri kurslar vardı ve ders veriyorlardı. Atölye ile tanıştım, orada eğitim başladı. Sonra liseyi bitirdim, oyunların mutfağında çalışma şansım da oldu. Diğer yandan oyunculuk okullarını deniyordum ama çok beklentim yoktu çünkü orada mutluydum, tiyatro yapıyorduk ve insanlara ulaşıyorduk. Sonra Hacettepe’yi kazandım. Ardından da İstanbul’a geliş süreci oldu. Antalya’da atölye de kapanmıştı, geri dönme şansı da kalmamıştı çünkü; buradan devam ettim. 

'MAHİR ÇAYAN’I OYNAMAK KIYMETLİYDİ'

Hatırla Sevgili dizisinde Mahir Çayan’ı oynadın, seni oradan tanıdık asıl olarak. Bugün gelinen noktada Hatırla Sevgili, kariyerin adına bir kırılma noktasıydı diyebilir miyiz?
Kesinlikle öyle oldu. Benim hem çok kıymet vererek içerisinde olmaktan mutlu olduğum bir projeydi, hem de hayatımda önemli bir yere sahip. Çünkü ondan sonra bazı şeyler değişti. Göz önünde olan bir dizide, daha önce yaşamış, önemli bir karakteri oynama şansım doğdu tabii ki güzel etkileri oldu. Hem dediğim gibi benim adıma da ayrıcalıklı bir işti. Oynadığımız karakterlerin hepsi hayal ürünü karakterler ama Mahir Çayan yaşamış, toplum üzerinde önemli etkileri olmuş bir isim olduğu için onu oynamak ayrı bir sorumluluk da gerektiriyordu. 

Seninle röportaj yapacağımı duyan arkadaşlarımın bazıları da Mahir Çayan rolüyle hatırladılar seni. Sana da geliyor mu hâlâ benzer tepkiler?
Yaşım ilerlemesine, tipim değişmesine rağmen Hatırla Sevgili’den anımsayıp elimi sıkmak, muhabbet etmek isteyen insanlar oluyor. Bu da umut verici. Demek ki o insanlarla temas edebilmişiz, ne mutlu bize.

Poyraz Karayel’e gelelim o hâlde. Dizinin ciddi bir izleyici kitlesi oluşmuş durumda...
Çok izlendiği ve çeşitli sosyo-kültürel yapıdan insanların izlediği kesin. Moda’da farklı bir kitlenin de izlediğine şahit olabiliyoruz, ya da bambaşka bir yerde "ağır ağabeylerin" de izlediğini görebiliyoruz. Diziden genel olarak memnunuz. İyi çalışma ortamı var ve güzel de yazılıyor. Genel geçer kaideler dışında bir iş olduğunu düşünüyorum. Orada da senaristimiz Ethem’in büyük etkisi var, onun dünyası çünkü. İyi bir yönetmenimiz de var. Ortaya da iyi bir iş çıkıyor.

‘SEFER’İN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BİR YAPISI VAR’

Dizide Sefer karakterini canlandırıyorsun. Kimdir bu Sefer? 
Sefer yetimhanede büyümüş, annesi-babasıyla hiç ilişkisi olmamış bir çocuk. Bir şekilde İstanbul’un kabadayılarından Bahri ile karşılaşıyor ve hayatını tamamen ona adıyor. Milliyetçi, muhafazakâr bir yapısı var. Çabuk öfkelenebilen, fevri ama mert, adaleti sağlamaya çalışan bir adam. Yeri geldi mi muzip, yeri geldi mi de espriyi kaldıramayacak bir adam. Öyle dengeli, dengesiz bir adam. 

Sefer, Zülfikar ve Taş Kafa üçlüsü diziye dair beğeni toplayan karakterler. Ancak mafyatik ilişkiler de var. Mesela oynadığınız karakter de cinayet işliyor ama toplumsal bir beğeni kazanıyor. Sen nasıl yorumluyorsun bunu? 
İçerisinde yaşadığımız topluma baktığımız zaman yorumlaması çok zor olmayan bir durum aslında. Hayatı da böyle yaşayan, adaleti yeri geldiğinde kendisi sağlamaya çalışan insanlarız. Tabii sistemin doğru yürümemesinden kaynaklı sıkıntılar da var. Ama şöyle bir ayrım var; bu karakterler, mafya adamı değil. Mafya deyince aklımıza karanlık, daha karanlık tanımlamalar geliyor ama Celil’in (Zülfikar) bir tanımlaması vardır Bahri’ye dair: “Bahri bir mafya babası değil, kabadayı” diye. Eskinin ağabeyleri vardır bulundukları mahallede, muhitte adaleti sağlayan, yeri geldiğinde çok kötü olabilen ama bu kötülüğü de iyilik için kullanabilen ağabeyler. Biraz ondanlar yani Bahri. Etrafındaki üçlüye, çevresindekilere de bunu hayat mottosu olarak sunmuş. Bu anlattıklarımdan dolayı karakterlerle bir samimiyet bağı kuruluyor sanırım. Haybeye adam öldüren tipler değil çünkü bunlar.

Sefer ve Zülfikar karakterleri arasındaki diyaloglar, politik konuşmalar bir fenomene dönüşmüş gibi görünüyor... 
Bunda senaristimiz Ethem’in büyük etkisi var. Az önce bahsettiğim ayrımı da net ortaya koyup, bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir taraftan da şu var: Celil’i (Zülfikar) tanımıyordum bu işten önce. Biliyordum, izlemiştim ama burada tanıştık, ikinci okuma provasında doku tuttu, dizi karakterinin dışında da uyumu yakaladık, bu da hâliyle ortaya çıkan işi çok etkiledi. Bizim de herhalde hayata bakışımız o karakterlerin de baktığı yere yakın olunca o cümleleri söylerken insan daha bir içine sinerek söylüyor. 

‘İNSAN TEMELLİ BAKAMIYORUZ’

Sefer milliyetçi-muhafazakar ama Zülfikar devrimci söylemleri olan bir karakter. Bu ikili biraz da zıt aslında...
Birisi sosyalist-devrimci, diğeri de milliyetçi bir karakter ama hayata baktığımızda da biz böyleyiz. Bu ayrışmayı hissetmeden yaşayabiliyoruz. İnsan temelli baktığın zaman yanındakinin ne olduğuyla, nereden geldiğiyle ilgilenmiyorsun. Sanırım ülke olarak bunu kaybettik. Hepimiz bir takım sınıflandırmaların içerisindeyiz artık. Birisi sana isminden önce yanındakine "bu nedir, kimlerdendir?" diye soruyor. Biraz da tedirginiz, huzursuzluk da var. Tabii Sefer ve Zülfikar karakteri aslında bu ikisinin bir arada durabildiğini de gösteriyor olabilir. Toplum değişti, evrim geçirdi ve birbirinden uzaklaştı. Kutuplaşma var, farklı görüşlerden insanlar aynı mahallede yaşayabiliyordu ama bu bile zorlaşıyor. Gidişat kötü yani, ben de umutsuzum galiba. 

Ülkeye dair mi umutsuzsun?
Evet ama temelde insana dair. Ülke değişse de insan değişmedikçe değişmiyor bir şeyler. İnsan var oluş hâlinden uzaklaştı… 

Sefer’in Zülfikar’a bir dizi politik sorular sorduğu sahne de sosyal medyada büyük ilgi gördü. Şimdi o soruları biz sana sorsak acaba diyorum... 
Olur tabii.

Marx mı Engels mi?
Marx.

Lenin mi Stalin mi?
Lenin.

Che Guevara mı Fidel Castro mu?
Che Guevara.

Peki, neden Che Guevara? 
Biraz zor bir soru.  Sanırım hayal ettiği, var ettiği bir şeyi gerçekleştirdikten sonra bunu yaşayamama hâli bana çok üzücü geliyor. Ondan herhalde.

Dizide Sefer ve Zülfikar’ın dışında da politik göndermeler var. Mesela kadına yönelik şiddete karşı da mesaj verilmişti. Bu konuda destek, eleştiri, yorum alıyor musunuz?
Bu konuda destek geliyor, sağ olsunlar. Bir konuya eğildiğimizde o konuyla ilgilenen insanlar geri dönüşler yapıyorlar. Hatta ricalarda bulunuyorlar. Dizide Alzheimer hikâyesi vardı. Bir karakter Alzheimer oldu ve Alzheimer derneğinden rica geldi, "biraz daha anlatabilir miyiz bunu, toplum da ne olduğunu bilsin" gibisinden.

Hatırla Sevgili sonrası oynadığın karakterler başroldeki kadına aşık ve bundan dolayı kötülük yapmaya çalışan tiplemeler gibiydi ama Sefer karakteri bunun dışına çıkmış görünüyor. Bu değişim seni zorladı mı?
Bu değişim beni mutlu etti. Sefer daha canlı kanlı geliyor. Diğeri daha idealize edilmişti; yakışıklı erkek, güzel kadın var ve bunların arasına girmeye çalışan ya kadın ya erkek olur. O da çok standart bir şey içeriyor ama Sefer karakterinin yelpazesi geniş geliyor bana. 

Sefer milliyetçi-muhafazakar bir karakter. Peki Kanbolat Görkem Arslan? Var mı kendine dair politik bir tanımlaman…
Politik olarak tanımlama evresini geçtiğimi düşünüyorum. Her şeye insani bazlı bakıyorum, insana kıymet veriyorum. Hümanistim gibi bilindik bir cümle de kurmayacağım ama ben imececiyim abi.

Nasıl oluyor?
Benim doğduğum, büyüdüğüm köyde birisinin bir sıkıntısı ya da mutluluğu olduğunda insanlar bu duyguları hep beraber yaşıyorlardı. Her şey beraber yaşanıyordu. Karnımı doyurmak, uyumak için girebileceğim bir dolu kapı vardı. Bu da imece hâlinin getirdiği sonuçtu. 

21 yıldır cezaevinde olan İlhan Çomak’ın davasına sanatçılar tarafından yapılan çağrı videosunda da gördük seni... 
Haksızlığa, adaletsizliğe uğramış bir insanın sese, soluğa, temasa ihtiyacı varsa hayatım imkân veriyorsa orada olurum. O da böyle bir durumdu, üzücü de bir durumdu. O metni okumak da çok zor gelmişti bana. Empati yapıyorsun ama kolay bir mesele değil.

Yukarıda ülkeye dair umudum yok dedin. Devam eden savaşla ve her gün gelen cenazelerle alâkası var mı bu durumun? Takip ediyor musun yaşananları?
Bilinçli olarak takip etmemeye çalışıyorum sanırım. Aldığım gazete var ve alıyorum onu, sadece alınması gerektiği için ama okumuyorum. Çünkü bir şey yapamıyorum abi. Bir şeyler yapamayınca da oturup bilgisayar başında Facebook’ta, Twitter’da onu, bunu paylaşayım olayına girmiyorum. Zaten benzer şeyleri paylaşan bir insan güruhu olduk. Ama bu olanlara bir müdahalede bulunulacaksa, beraber olmak gerekiyorsa buna varım. 

Peki, kim yapacak? Bu meselelere duyarsız olmayan ama adım atabilmek adına birilerini bekleyen de bir kesim var sanki...
Hepimiz öyle olduk, pasivize oldu, Gezi sürecinden sonra... 

Gezi’ye katılmış mıydın?
Evet, oradaydım. 

‘YAS TUTMAYI UNUTTUK’

Savaş dedik ama biraz daha detaya da inebiliriz. Diyarbakır, Cizre gibi kentler ülke gündemi şu an... 
Ne kadar takip etmemeye çalışıyorum desen de bundan kaçamazsın, buradayız yani. Biliyor musun, yas tutmayı unuttuk. Yas çok kıymetlidir, her ölü de bunu hak eder. Ama "kim öldü, hangi taraftan öldü, ha iyi oldu" derken, ölünün ardından yas tutup, düşünüp, bunun tahlilini yapma zamanımız bile olmuyor. Sürekli ölüm haberleri geliyor ve o kadar yadırgamıyoruz ki, bakıyorsun insanlar ölmüyor gibi her şey seyrinde işliyor. Acı çekiyorum, gerçekten. Orada biri ölürken, benim burada çocuk yapmaya hakkım yokmuş diye düşünüyorum. Burada bana sunulan hakkın aslında bana ait olmadığını düşünüyorum, onun için çok mutsuzum. 

Kısa süre içerisinde bir çıkış yolu görüyor musun?
Ölmek herhalde. Ölsek de kurtulsak diyecek noktaya geldik. 

Ülke gündemi bu kadar kötü etkiliyor herhalde...
Muhakkak etkiliyor. Ama bilgi alabildiğimiz ölçüde etkileniyoruz. Hiç bilgi almayan, oralarda bambaşka şeyler olduğunu düşünen insan topluluğu da var ve çoğunluğu oluşturuyorlar. Onlara da bir şeyler söylemeye çalıştığında başka şeylerle yaftalanıyorsun, diyalog kuramıyorsun. 

'FUTBOLU SEVİYORUM, BEŞİKTAŞ SON DURAK’

Sefer karakteri fanatik Beşiktaşlı. Gerçekte de öyle misin? 
Beşiktaşlıyım. 

Ekşi sözlükte zamanında fanatik Fenerbahçe taraftarı olduğun da yazılmış...
Babam çok koyu Fenerbahçeli. Ben üç yıldır Beşiktaş’ı tutarım. 

Fenerbahçe’den Beşiktaş’a geçişinin Gezi Parkı direnişiyle alakası var mı?
Gezi’nin de etkisi var. Babam Fenerbahçe’yi çok severdi, çocukluğumuz da Fenerbahçe aşkıyla geçti. Hatta futbolcu yapmaya çalıştı beni, olmadı. Ama Fenerbahçe’deki Aziz hükümdarlığını sevmiyorum. Fenerbahçe’yi bırakmanın sebebi de o. Ben futbolu izlemek istiyorum, senin bir takım hesaplarınla uğraşmak falan istemiyorum. O anlamda Beşiktaş bana duygusal olarak daha yakın geliyor. 1 yıl Salih Uçan’dan dolayı Roma’yı tuttum, tüm maçlarını izledim. Bir sezon Adana Demirspor’u desteklediğim oldu. Spor keyif işi, bana iyi geleni tutuyorum. Ben de güzel, iyi olanı yaşamak, hissetmek istiyorum. Onun için Beşiktaşlıyım. Şimdi bunu okuyanlar, "Yarın başka takımı tutar" diyebilirler. 

Galatasaray’a bekliyoruz hocam....
Yok o kadar olmaz. Beşiktaş son durak.

‘İZLEDİĞİM YERLİ DİZİ YOK’

Oynadığın dizi dışında izlediğin, takip ettiğin dizi var mı?
Kız arkadaşım izlememişti, onunla beraber bu aralar tekrardan Game Of Thrones’u izliyorum. Boardwalk Empire dizisini bitirdim. Onun dışında da Türk dizisi yok.

Niye yok? Ya da hiç olmuş muydu?
Alacakaranlık’ı çok izlerdim. O zamanlar üniversitedeydik. Açardık biraları, rakıları Uğur Yücel izlerdik. Ders niteliğindeydi bizim için.

Uzun zamandır Türk dizisi izlememişsin demek ki...
Ezel’e baktım biraz. Bir de en son 5 kardeş dizisine baktım ama kalktı yayından. Aslında da devam ederdi ama.... 

‘KEŞKE MÜZİSYEN OLSAYDIM DİYORUM’

Tiyatro devam ediyor mu?
Turneye gideceğiz Almanya’ya, iki oyun oynayacağız Hamburg ve Dortmund kentlerinde. Türkiye’de bir daha oynayamayacağız sanırım. Meral ablanın biraz diz sıkıntısı var, zorlamak istemedi, o yüzden hâliyle bıraktık. Yerleşik tiyatro da olmayınca çok zor oluyor. 

Müzikle aran nasıl peki? Dizide sefer şarkılar söylüyor...
Müzik yapmayı seviyorum. Hiçbir enstrümanı çalmayı bilmiyorum ama perküsyonla aram iyidir eskiden beri. Güzel müzisyen arkadaşlarımız var, oturuyoruz bazen doğaçlama müzik yapıyoruz. Müziğin çok evrensel olduğunu da düşünüyorum ve keşke müzisyen olsaydım diyorum. 

Favori sanatçılarını, müzisyenleri sorsak...
Can Gox, Mohsen Namjoo ve Ahmet Aslan. 

KARAVANLI KARİYER PLANI

Bu röportajların vazgeçilmezidir; kariyer planlaması. Sana da sorayım, var mı bir kariyer planı?
Kariyer planım var. Hatunu da alıp, karavanla gitmek, durmadan gezmek. Somut planını da yaptık; şu kadar daha çalışacağız diye bir zaman koyduk işte... Rotayı da belirledik. Bunun dışında da yabancı dillerde oynamak isterim, Tuncel ağabey (Kurtiz) anlatmıştı mesela; 80’lerde buralardan gitmek zorunda kalıyor ve İsviçre’ye gidiyor. Orada dili de bilmiyor ama oturup metni ezberleyerek bir dizide oynuyor. Bir dili bilmeden, o dilde oynamak fikri çok cezbedici geliyor bana...

Game Of Thrones’dan bir teklif gelse güzel olur yani...
Hadi orada yine İngilizce, biraz kotarırız ama başka bir dilde oynamak, o duyguyu yaşayabilmek güzel, bunları isterim... 

(Fotoğraflar: Erdost Yıldırım)

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Şubat 2016 11:22
www.evrensel.net