Ölüm olgusu ve ölü gömme

Ölüm olgusu ve ölü gömme

Ahmet UHRİ*

Etnolojik ya da antropolojik incelemeler ölüm olgusunu üç bölümde ele alır ve ölüm öncesi, ölüm sırası ve ölüm sonrası yapılan uygulamaları inceler. Ancak arkeolojik olarak, hem de yazının olmadığı kültürleri incelerken etnolog ve antropologlardan daha zorlu çalışma koşulları ortaya çıkar. Arkeoloji biliminin doğası gereği eldeki maddi kanıtlarla yorum yapılacağından ancak, ölüm sonrası yapılan uygulamaların bir kısmı ile ölünün gömülmesi sırasında yapılan bazı uygulamalar incelenebilir.

Ölüm, sonuç olarak hepimizin bir gün yaşayacağı ya da yapacağı bir deneydir. Ancak bu deneyin sonuçlarını hiçbir şekilde bu deneyi merak eden diğer insanlara aktarmamızın söz konusu olamayacağının da bilincinde olunması gereklidir. Bu durumda yapılabilecek tek şey deneyin sonuçları üzerine düşünce üretmek ya da tahminde bulunmaktır. Fizik olarak bedenin çürümesi ve organik kısımlarının yok olması bu deneyin gözlemlenebilen kısmıdır.

Belki de ölümle ilgili bu gözlemlerin görünür sonucunun estetik olmaması, görüntünün kötülüğü, geri dönüşünün bulunmaması, ölen kişiye duyulan sevgi ve ölümü kabullenmeyiş gibi nedenlerle ortaya çıkan rahatsızlık ya da tedirgin edicilik insanoğlunun ölüm karşısında değişik edimler gerçekleştirmesine neden olmuştur.

Bu edimlerin belki de en önemlisi ruh kavramının icat edilmesiyken, dinsel açıdan ölüm “ruhun bedenden ayrılması” olarak tanımlanmaktadır. Belki de bu tanım gereğidir ki; insan ölünün arkasından onu yakma, gömme, yanına günlük kullanım eşya ve araçlarını bırakma ya da daha değişik edimler içine girmiştir.

Ölüm olgusuna çözüm bulmanın ilk adımı ise ruh ve öteki dünya kavramlarını icat etmekten geçer. Bu da en eski dönemlerden beri ölü bedenin bir ritüel dahilinde gömülmesi, bu sırada ölünün yanına bazı günlük kullanım maddelerinin ya da yiyecek içeceğin bırakılması veya süslenerek tekrar geriye döndüğünde ya da bir başka dünyaya gittiğinde oradaki yaşama kolay uyum sağlaması içindir. Burada kısaca öteki dünya kavramı üzerinde durmakta yarar var.

Ölü gömme eyleminin gerçekleşebilmesi için öncelikle, ölüm bilincinin ya da ölüm olgusunun insanoğlunun kafasında yer etmiş olması, bir başka deyişle insanın ölümün başka hiçbir olguya benzemediğinin farkına varmaya başlaması gerekir. Bu farkındalığın ilk ortaya çıkışı ise birçok antropolog tarafından Neanderthal insana kadar geriye götürülür. Neanderthal’lerin ölülerinin hepsini değilse de en azından bazılarını gömdükleri, sakat/aciz bireylerin başkalarınca bakılması gibi birbirlerine toplumsal destek verdikleri, kısacası bilişsel olarak farklı oldukları kabul edilir.

ÇİÇEK GÖMÜ

Bu düşünceye ve aşağıda incelenecek olan arkeolojik kanıtlara dayanarak Neanderthallerin ölülerini gömdükleri söylenebilir. İlk ve en çok bilinen kanıt Kuzey Irak’ta Zagros Dağları’ndaki ünlü Şanidar Mağarası’ndan gelir. Burada günümüzden 60 bin yıl önce yaşadığı sanılan Şanidar halkından günümüze kalan ve 1957 yılında Ralph Solecki tarafından başlatılan kazılarda ortaya çıkarılan yaşlı bir Neanderthal insanına ait gömü söz konusudur. Shanidar’da “çiçek gömü” adıyla bilinen bu önemli gömü incelendiğinde çiçeklerin özellikle buraya bırakıldığı ve bunun özel bir gömü örneği olduğu anlaşılmıştır.

Ölüm bilincinin insan için son ve belki de en önemli kaygı olması ise ölü gömme uygulamalarını ortaya çıkarmış olabilir. Ancak bu ölü gömme uygulamalarının bir ritüel dahilinde yapılmaya başlanması bir başka kavramın, din kavramının da yavaş yavaş ortaya çıktığı izlenimini uyandırır.

Aslında, ölüm, ölü gömme ve din olgularını birbirinden ayırmak da pek kolay değildir. Sosyal antropolog Pascal Boyer’ye dayanarak dini ideolojilerle ilgili üç niteliğin bütün dinlerde ortak olarak bulunduğu da söylenebilir. Bunlardan birincisi, birçok toplumda insanın fiziksel olmayan varlığının ölümden sonra da yaşamaya devam edebileceği ve inançları, arzuları ile bir varlık olmayı sürdüreceği varsayımıdır. İkincisi, bir toplumda, özellikle bazı insanların doğrudan tanrılar ya da ruhlar gibi doğaüstü varlıklardan ilham ve mesajlar alabilecekleri inancıdır. Üçüncüsü ise, belirli ritüelleri tam olarak yerine getirmenin doğal dünyada değişiklikler oluşturabileceği varsayımıdır.

Ölümün fiziksel olmayan boyuta geçiş olduğu ya da insanın fiziksel olmayan varlığının ölümden sonra da devam edeceği şeklinde bir inanış olmasaydı gömme ritüelleri de olmayacaktı diyebiliriz. Bir başka deyişle ruh kavramının icadı ile din ve ölü gömme arasında bir ilişki olması gerekir. İkinci temel nitelik olan bazı insanların doğrudan fizikötesi ile ilişki kurabildiklerine olan inanç, bu insanların kutsal, dokunulmazlığı olan kişiler olarak algılanmalarına yol açacağından bunların ölümlerinin de aslında bir ölüm değil fizikötesine geçiş olarak kabul edilebileceği düşüncesine yol açacak ve bu kişiler için uygulanacak ölü gömme ritüellerinin ortaya çıkmasına neden olacaktır, şeklinde bir akıl yürütme yanlış olmasa gerek. Bu akıl yürütme de bize neden Şanidar’daki mezar gibi özel bir ritüel uygulanmış olabilecek gömülerin olduğunu açıklar.

Ruh kavramının bir icat olduğu peşinen kabul edilmişti. Bütün icatların bir gereksinimden doğduğu varsayımıyla ruh kavramını incelemek yerinde olur. Ruh sözcüğünün etimolojisine baktığımızda değişik dillerde yukarıda söylenenleri destekleyecek örneklere rastlayabiliriz. Öncelikle Türkçede kullanılan “ruh” sözcüğü Arapça “uçucu gaz” anlamına gelmektedir. İbranicede ruh anlamına kullanılan “eloah” ki “Allah ve İlah” sözcüklerinin de kökenidir, keza soluk anlamına gelmekte, Yunancadan bütün dillere dağılan atmosfer sözcüğü ise Sanskritçe ruh anlamına gelen “atma/n” sözcüğünden türemiştir. Mezopotamya uygarlıklarına bakıldığında da aynı ilişkiyi görmek olasıdır. Bunun yanı sıra bütün dillerde ölümle ilgili olarak neredeyse ortak bir deyim olan “son nefesini vermek” deyimi de unutulmamalıdır. Ruhun solukla ilişkilendirilmesinin altında yatan düşünce ise olasılıkla ölüm olayını gözlemleme sonucu fark edilen bir nitelikte kendini gösteriyor olabilir. Bu nitelik, ölü insanda ya da hayvanda solunumun durması, yani nefes alınmıyor olmasıdır.

Ölüm, ruh ve öteki dünya ya da fizikötesine geçiş kavramları bu kadarla kalmamış ve insanoğlunun günümüze kadar ulaşan serüveninde bir diğer kavramın daha ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu kavram “tanrı”dır. İnsanın bilişsel gelişiminde şimdi sırada tanrı kavramı vardır ve belki de bundan sonraki yaşantısında, kurduğu uygarlıklarda ve geliştirdiği kültürel öğelerde bu kavram epey büyük bir yer tutacaktır.Dolayısıyla ölüm ve ölü gömmenin, dinlerin ve tanrı kavramının ortaya çıkmasında hem dolaylı hem de doğrudan etkisi vardır.

* Yrd. Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü

www.evrensel.net
ETİKETLER Ahmet Uhri