Ahparig  Hrant’a

Ahparig Hrant’a

C. Hakkı ZARİÇ

“Erken ölenlerin sesi gibi, dalgın kentlere düşen çiğ gibi telaşlı sabahlar
İncinmiş bir halkın susması gibi konuş, onların sesiyle sula çiçekleri!”*

O belki uğuldayan ormanların nefesiyle bakıyordu dünyaya. Göğe doğru başını yükseltip yeşermenin dallarında soluklanıyordu. Bir yaprağın ömrüne siliyordu alnında biriken teri. Bir ağaçtan bir ağaca hayata sorular soruyor, gölgeden ışığa yanıtları paylaşıyordu insanlar için. Kendinden olana ne kadar yakınsa ötekinin güneşine de o kadar yüzü dönük olmanın kökleri uzuyordu ayaklarında. Bazen meyve vermenin sevinci, bazen yağmur ürpertisi, bazen gökkuşağı telaşı. Uzayıp giden patikalarda çoğalan yeşilin sesi çoğalıyordu sesinde. Derin yamaçlardan boşluğa dökülen bir şelale çağlıyordu içinde. Su, en çok da su giriyordu rüyalarına.

Küçük umutların ve büyük düşlerin gözleriyle baktığı dünyada paylaşmak istediği bir ekmeğin sıcaklığıydı; iki parça zeytin ve limon sarısı çoğalsın istiyordu hayatta. Siyah uğramazdı delişmen bahçelerine. Bir çocuğun saçlarında sevinci duyumsayan elleri biçim verirdi hevesin sokaklarına. Avlular ve göz göze gelmeler onun çocukluğuna dair anıları susardı bazen. Bir aşkın çoğaldığı koridorlarda yetimhaneler söze başlardı. Orada birlikte çoğaltmanın adımları ve erken büyümenin bütün anlamı birikir, elden ele aktarılan yorgunluk dinlenirdi. Amansız duvarların, yüksek çatıların, yoksulluk kokan yemekhanelerin ve kalabalık uykuların burukluğunu emerdi, biçim bulurdu, güzelleşirdi taş.

Bir eli ışığa dokunurdu. Bir eli göğü mutlu etmeye yeltenirdi. Bir gözünde dünyanın feri, bir gözünde şarkılar dinlenirdi.

Kim bilir hangi yolculukların ahşap valizlerinde taşırdı umudu. Gerçeği ve bir halkın gururunu taşırdı kalbinin bütün meydanlarında. Utandığı ve onur duyduğu her şeyi insana ait kılmanın yamaçlarında sınardı. Ne çok haksızlık biriktirmişti kim bilir, ne çok sevinç kalmıştı kursağında, ne çok kahkaha patlamıştı yüzünde. Bunu bilmedik. Görmezden geldiğimiz için değil, uzaklara bakıp daldığımız, zamana yenik olduğumuz için değil… Nereye bakacağımızı, nereden bakacağımızı, soruyu sormak için zamanı nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz için. 

Her gün, her fırsatta kan akıtmaktan bahseden zavallı zevatın bozuk Türkçesi suratımıza çemkirirken, yaşadığı toprağa bir ağaç daha dikmenin telaşıyla uyanırdı. Sözcükler ormanında nefes almanın, barışın ve birlikte yeniden üretmenin adımları sıklaşsın için telaşlanırdı parmakları.

Kuyuda dinlenen suyun serinliğini avuçlayıp yüzünü göğe döndüğü sabahlarda haksızlığın her ayrıntısına karşı gelirdi ki, kendinden olan kimileri de ondan uzak durmanın kapılarından geçerek girerlerdi evlerine. Kapanmış perdelerin ardında onun düşleri serilirdi masaya. Hayret etmenin ve karşı gelmenin ısrarı mahcup ederdi seyrek selamlaşmaları.

Savunmasızdı. Devlet odalarında sorguya çekildiğinde de saklamamıştı ellerini. Altında yaşadığı gök gömüleceği toprağın da habercisiydi. Ne kalemini gömecek çukur aradı, ne uzlaşmanın yoluna saptı. Bir güvercine emanet etti ömrünü. Kanatlanıp uçarak sonsuzluğun bütün renklerini armağan edeceği insanların hevesine konacağı yere gitmekti meramı kuşkusuz. Esmerdi. Nemden bahsetmek değildi düşündüğü. Bir halk türküsünde dile getirilen acının ipliğiyle diktiği düğmeler utandırdı terzileri. Belleği ve vicdanı geri dönmemesi için yeterli nedenlerdi. Bundan gelip sarıldı yine sözcüklerin geniş ağaçlarına. Meşenin gölgesinde dinlediği de oldu vişnenin dallarına hayret ettiği de. Ama geri durmanın korkusunu büyütmedi içinde. Gün günden beter olan günlerde doğrunun onurunu paylaşmak için sokakların sesine kattı sesini. Fena halde lacivert giymiş devlet erkânı bileylenmiş tehditle onu hizaya çekmek isterken de aydınlığın yanında olmayı tercih etti. Bir balıkçının nedenleriyle de sevdi yaşadığı ülkeyi, bir şairin dizeleriyle de bir ressamın renkleriyle de. Yontulmuş taştan geriye kalan sıcaklığı insanlığa sunmaktan bir an bile geri durmadı.
.  .  .
Bir zamandır darağacı kuramasa da cinayetin her biçimini bilen ve suçunu örtmekte sinsi olan devlet de seviyor sokakları. Kan sıçrayan el kendinin değilmiş gibi reşit olmayan bir katilin eline tutuşturuyor silahı bazen. Kafasına beyaz bere taktırıp sokağa saldığı katilden kahraman yaratmanın yollarını saklı tutuyor arşivinde.

Herkesin bildiği malum. Devlete delil gerekmediği malum. Mahkemeler malum. Sokak ortasında boylu boyunca yatan yetimi kimin ensesinden vurdurduğu malum. Yüz yüze gelecek kadar cesareti olamayanların arkadan vuracak kadar alçak oldukları malum. 

Değil mi ki barışın elçileri vuruluyor minarelerin gölgesinde.

Kalleş bir yüz yılın Hrant’a ve ondan önceki Hrant’lara neler yaptığını biliyoruz nicedir. Paramazlar’dan günümüze nice insanın ibreti alem olsun diye sokaklarda ölü bedenleriyle teşhir edildiğini biliyoruz. Kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan devletin Sultanahmet Meydanı’nda kurduğu darağaçları da Şişli’nin ortasında vurdurduğu Hrant da Sur’da tank ateşine tuttuğu mahalleler de bizim kalbimizin meydanlarına açılıyor. Ahparig olduğumuz insanın adı bazen Metin Göktepe, bazen Hrant, bazen Ayşe öğretmen, bazen bir akademisyen.  

Hrant… Kardeşim… Katili tanıyoruz!..

* C. Hakkı Zariç, Toz Yüzyılı şiirinden, Evrensel Kültür, Sayı 280, Nisan 2015.

Son Düzenlenme Tarihi: 17 Ocak 2016 09:18
www.evrensel.net
ETİKETLER Hrant Dink