Yönetmen Emine Emel Balcı: Kadınlığın arası yok, ya cinsel obje ya ana

Yönetmen Emine Emel Balcı: Kadınlığın arası yok, ya cinsel obje ya ana

Devrim ACAROĞLU
Çağdaş GÜNERBÜYÜK
İstanbul

30 Ekim’de vizyona giren Nefesim Kesilene Kadar, tekstil işçisi genç bir kadın olan Serap’ın başından geçenleri anlatıyor. Ablası ve eniştesiyle kaldığı evde pek huzuru olmadığından, uzun yol şoförü babasıyla birlikte eve çıkmak için para biriktiriyor. Karşısına çıkan engeller olsa da, vazgeçmiyor, pes etmiyor. “Çevresi kötü” biraz, ama Serap, yönetmen Emine Emel Balcı’nın ifadesiyle “arayış içinde”. Kahramanı hakkında öyle kestirmeden bir yargıya varmadan, kadın olmaya, işçi olmaya, memlekete dair konuşacak şey çok. Birazı, aşağıda.

Bir işçi kadın filmi yapmak için mi yola çıktınız, yoksa amaç Serap’ın hikayesini anlatmak mıydı?
Esas derdim genç bir kadınla ilgili bir film yapmaktı. Biraz kendi jenerasyonuma ait bir şeyler de anlatabileceğim, biraz daha halinden anladığım birisinin filmi. Kadın vurgusu hep ön plandaydı kafamda. Bir yandan da atölyelerde bir belgesel film yapma arzum vardı. Atölye dünyasının görsel- işitsel sinematografisine kapılıp deneysel bir iş yapabilir miyim diyordum. Birleştirdim bunları.

Atölye yaşamı bildiğiniz bir şey miydi?
Atölye dünyasından gelmiyorum ama hep İstanbul’un işçi semtlerinin yakınında oldum. Etrafımda gözlemlediğim bir dünyaydı. Atölye araştırmaları yapmaya başlayınca baktım ki, belgesel film olamayacak kadar büyük, çok yönlü bir mesele. Orada tek bir odak bulamadım kendime. Damıtamadım yani. Dolayısıyla belki bir belgesel film yapamam ama bir karakter yazarak ona hakim olabilirim diye ikisini bir araya getirdim.

Sinemada ya da başka anlatılarda, işçi kadın hikayeleri genelde, filmde işten atıldıktan sonra bir daha görmediğimiz Dilber’in hikayesine benzer. Sınıf atlamak isteyen, onun için kolay yoldan, oradaki en havalı erkeğin ilgisini çekmeye çalışan kadın. Ama o hikaye gidiyor, biz alışık olmadığımız Serap’la baş başa kalıyoruz. Herhalde bir anti-kahraman olarak adlandırmak lazım.
Bence bir anti-kahraman. Niye Serap’ı anlatmaya seçtiğime gelince... Bence filmdeki bütün kadınlar birbirinin projeksiyonu. Yaşama Funda gibi başlayıp Serap’a evrilir, Dilber gibi devam eder, en sonunda ablalaşıp Sultan gibi bitirebilirsiniz. Daha önce de soruldu, “hafifmeşrep” görünen Dilber’in ya da anaç Sultan’ın hikayesini değil de neden alışık olmadığımız Serap’ı anlatmayı seçtiğim. Biraz sezgisel biraz da politik bir tercih onca karakterin içine Serap’ın yanında durma ihtiyacım. Bana ait referanslar içeren bir karakter. Kalıplaşmış kadın kodlarından uzaklaştırarak, biraz cinsiyetsizleştirerek bir karakter yaratmaya çalıştım. Dolayısıyla o alışılmış tepkileri veren kadın olmanın dışına çıktı zamanla. Cinsel obje ile anaçlık arasında gidip geliyor kadınlığın algılanışı, kadınlığın çok fazla arası yok. Kötülük yaptığın zaman, hemen din kitaplarındaki şeytansı kadın figürüne dönüşüyorsun, insan olamıyorsun yani. Halbuki bir erkek bunu yaptığı zaman, erdemlere, hatalara sahip biri oluyor, kader kurbanı oluyor, neticede insan oluyor. Topyekun reddetmeyeyim, aynı jenerasyona ait olduğum sinemacıların güçlü kadınlar yarattığını görüyorum; yine de çok azdır insan ekseninde kadını anlatan. Bu dertler de beni Serap’ı yaratmaya götürdü. Etiketleri yapıştırmayınca ayrıksı gibi duruyor ama aslında değil. Anti-kahraman dememin sebebi, sinemasal ölçütler içinde öyle. Beklenen tepkileri göstermeyen, sevilesi olmayan, özdeşleşmesi kolay olmayan bir karakter. Ötekileştirici bir anlam yok yani.

Takıntı yapmayan bir karakter Serap. Yusuf’la ilgileniyor ama sonra kolay vazgeçiyor. Babasıyla eve çıkmak, hayatının en önemli amacı gibi ama bakıyor olmuyor, yas tutmuyor. Bunun sebebini nerede aramak lazım, yurttan yetişmiş olmasında mı?
Bunun en temel sebebi bence güvensizlik. Güvensizlik yaşamınızın ortasına oturduğu zaman, geri kalan her şeyi ona göre şekillendirirsiniz. Geçmiş yaşam benim için de referans oldu. Geldiği yerin çok karanlık bir yer olduğunu düşünüyorum. Belki babayla yeni bir yaşam kuramayacağını seyirciden de önce fark etmiş. Ama zorluyor. Belki filmin en başında bunun farkında. Ama şansını deniyor. Acaba denesem değişir mi, şunu sallasam yerinden oynar mı diye düşünen bir karakter. Etrafında oluşturduğum karakterleri bunun için karamsar bir bakışla oluşturdum. Etrafında çok az iyi insan var, içe dönmemesi, kapanmaması elde değil. Öyle olunca kendinizden başka güvenecek kimse olmadığını fark ediyorsunuz, yeni birini inşa etmeye ihtiyacı da buradan doğuyor sanırım. Belki o, filmsel zamanın dışında da babayı defalarca değiştirmeye çalışmış. Bu ilk değil, belki bir şeyin sonu.

Bütün karakterler bizi ters köşeye yatırıyor gibi, Serap için konuştuğumuz diğerleri için de geçerli. Zavallı bir baba, şerefsiz bir enişte, elinden bir şey gelmeyen abla, zalim ustabaşı Sultan, hafifmeşrep Dilber, çapkın çakal Yusuf... Serap da mazlum. Giderek değişiyorlar.
Ahlakla ilgili bir şey kurmadım ben aslında. Dilber, Serap’tan daha kadınsı biri olsun demedim. Bedeniyle daha barışık kadınlar vardır, Dilber de onlardan biri. Depodaki oynaşmadan sonra, Dilber’in kovulması ama Yusuf’un işe devam etmesi, bu memlekette kadını konumladığımız yerle ilgili. Karikatür olabilecek karakterleri kabul ederek yola çıktım. Bu toplumda birtakım yerleşmiş temsiller var, hem sinemada, hem yaşamın içinde. Filmlerdeki enişte temsiline bakınca, bizimkinden farklı değil. Dilsizleşmiş abla, baba, tüm bunları bir araya getirince toplumun izdüşümünü oluşturuyor. Ama ilerledikçe, bu insanlar daha farklı insanlar olabilir mi, kafaları tahminimden daha karmaşık daha hesapçı işliyor mudur diye sorgulamaya başladığım noktada, onlar da dile geliyor. Mesela ablanın çok ukala olduğunu düşünüyorum, o dilsiz kadın içinde bulunduğu duruma bir perde çekip kardeşine “en uygununu” dikte eden, kraldan çok kralcı olan kadınlardan biri haline geliyor. Filmleri izlerken kafamızda bir vicdan ahlak duvarı örüyoruz, kendi kendine, yavaş yavaş arkada bir yerlerde inşa oluyor o. İnsanları nasıl kodladıysak duvar da o taşlarla örülüyor. Filmler bunu yıkıp yeniden inşa etmeye çalışmaya yarıyor sanırım. Filmle ilgili, Serap’ın yaşamıyla ilgili çok kilit bir yan öyküyü seyirci pozisyonunu çoktan almışken açık etmek, durduğun yeri sorgulamaya itiyor seni. Biraz bu yoldan gittim sanırım, sayfaları yavaş yavaş açmak gibi; yani giderek biz de Serap ile eş başka bir aydınlanma yaşayalım sona yaklaşırken istedim.

SERAP KÖTÜ BİR KARAKTER DEĞİL

Ahlaki bakışınızı daha açık konuşsak. Serap, planlayarak, taammüden hırsızlık yapıyor, ihbarcılık yapıyor.
Dilber-Yusuf-Serap üçgeninde yaşananlarda, mesleki rekabet de var, kıskançlık dürtüsü de var. Babasına yaptığı, aslında sadece intikam için değil, onu bir kutuya kapatmak gibi bir niyetle de yapıyor. Serap’ın babasının yaşamını derleme toparlama çabasının bir uzantısı gibi, böyle de koruyabilirsin birini, hastalıklı ama evet babaya dair finalin altında bu da yatıyor biraz. Hayatta da öyle değil ya, tek bir amacın olmuyor, birden fazla amacın oluyor. Hem kendi çıkarımız için, hem işlerin gidişatının gerektirdiği şekilde, teraziye alıp, bize en ait olan şeyi yapıyoruz, her şey biraz iki uçlu, çift anlamlı olunca iyiyle kötü boyuna yer değiştiriyor, birbirine geçiyor. Kötüye olan meylimizin temelinde yatan şeyi anlasak pek çok şeyin devasını bulurduk sanırım, sadece bunu anlamaya çalışmak için debelenip durmak bile insana yapılmış bir kötülük gibi. En nihayetinde ben karakterin kötü biri olduğunu düşünmüyorum, bir arayış içerisinde olduğunu düşünüyorum, el yordamıyla karanlıkta yolunu bulmak gibi; çarparsın devirirsin, bundan memnun olduğun için mutlu olduğun için yapmıyorsundur ama. Daha doğrucu, romantik bir hali vardı filmin son sahnelerinin bana göre. Sette değişti bazı şeyler. Biz bir karakter ortaya çıkardık ve onu artık kendimden serbestleştirmeliyim, ona yaşayan nefes alan biri gibi bakmalıyım diye düşündüm; ortaya çıkan bütünün duygusu senaryoya bağlı kalmamalıyım hissi verdi.

Umut var mı bu filmde?
Bence umut dolu bir film değil, karamsar bir film. Ben öyleyim çünkü, bir çeşit hazırlık gibi
savunma mekanizması gibi karamsarlık; olabilecek uğursuzluklara karşı daha az üzülme, daha az dağılma direnci veriyor belki. Tezer Özlü’yü çok seviyorum, yaşamı algılayışıma sirayet ediyor sanırım bu, hikayeyle bir bağı yok tabi bunun, öylesine, söylemek istediğimden... Ama insanın kendine olan inancını kaybetmemesi gerek, esas şart biraz da bu. Topyekün umut dolu değil film ama umuda inanıyor, kapısını kapatmıyor diyelim.

İKİTELLİ’DEKİ KAZAYI ANLATMALIYDIM

Konfeksiyon dünyasına dair bayağı incelikli detaylar var, bu alanı tanımak için çok emek edilmiş gibi görünüyor...
Atölyelere çok girip çıktım. Görüntü yönetmenim Murat da dahil oldu bir süre sonra. 4-5 senelik bir süreç senaryonun yazılması ama bunun büyük bir kısmı atölyeleri anlamaya çalışmakla geçti. Yine de filmin ihtiyaçlarına göre dönüştürdük bazı şeyleri elbette. Müzik kullanmamayı planlıyordum, oysa gün boyu onca gürültünün altında arabesk müzik çalar atölyelerde; anlamsal açıdan biraz ajitatif olma riski vardı hikayeyle birleşince, önemli bir detaydır soruluyor genelde. Legal atölyeler de var, illegal atölyeler de. Filmdeki mesela, bir işhanı içerisindeki legal bir atölye. Bir hanın içerisinde, karışık merdivenleri olan bir mekanda, her yerden sesin bize saldırdığı bir yerin içinden kıvrılıp giden ve atölyesine giren bir kadını tercih ettim. Merdiven altı bir atölyede, depo, bodrum katı gibi bir yere girer ve çalışmaya başlarsınız. Şehrin içinden atölyeye varırsınız. Bu açıdan tercih etmedim ama onun dışında bu illegal bir atölye de olabilirdi. Dinamikleri çok farklı değil birbirinden. Orada da iş güvenliği yok. Orada da rekabet var. Orada da çalışma saatleri belli değil. Orada da senin aldığın ücret çok keyfi. Türkiye’de çok vahşi bir tekstil dünyası varmış, onu anladım. Suriyelilerin girmesiyle daha da acıtıcı bir manzara var ortada.

İşçilerin kasada kasa araçlarda çuval gibi salınarak yolculuk etmeleri çok etkileyiciydi...
Benim ilk yazdığım, bütün değişikliklerden sonra da değişmeyen sahnelerden biri oydu; kadınların kapalı kasada işe taşınması. Sahneyi yazarken İkitelli’deki kaza olmamıştı. Sekiz kadın işçinin ölmesi, bir de üstüne üstlük onların suçlu bulunması... Neden araçtan aşağı inmediler? Ayakları ıslanır diye inmediler herhalde diye cevaplanan o berbat hikaye, “Bunu anlatmalısın” diye beni iten şeylerden biri de o oldu.

KİMSE BU ADAMLAR GERÇEK DEĞİL DİYEMEZ

Erkek karakterler biraz negatif ayrımcılığa uğramış olabilirler mi? Kadınları işlemedeki zarifliğe göre.
Olabilirler. Sanmıyorum pek ama. Keşke bu tartışılsa. Benim, en azından seyirci olarak eleştirdiğim şeylerden biri, kadın karakterlerin filmlerdeki temsiliydi. Birtakım kadın karakterler var, hepsini demiyorum ama çoğunlukla, sen onları bir kutuya, bir çekmeceye yerleştiriyorsun. Sadece erkeklerin yaşamını anlatmak için oradalarmış gibi, hayatın içinde kadınlar da vardır demiş olmak için oradalar gibi. Zaman zaman o çekmeceden o kadını çıkarıp kullanıyorsun, tekrar geri koyuyorsun. Yani onu amaç edinmiyorsun da çiğ bir araca dönüştürüyorsun. Bunun kullanımına dair bir rahatsızlığım vardı. Sen de aynı şeyi erkek karakterler için yaptığını düşünmüyor musun demişlerdi. Bu ülkedeki erkeklerin ve erkekliğin üzerimde bıraktığı iz böyle çünkü. Hâlâ “kadın gibi yaşayacağıma ölürüm” falan lafları. En çok kadın yaşamına hakimim, bu da etkilidir. Yaşamda da filmdeki gibi erkekler olduğu için tuhaf gelmiyor bana. Kimse bu adamlar gerçek değil diyemez sanırım, ya da “bu kadarı da olmaz” noktasında bir erkek yok filmde, olan biten bu.

www.evrensel.net