Deliliklerimiz deliliklerine armağan olsun…

Deliliklerimiz deliliklerine armağan olsun…

Doğum sonrası depresyonu, evlilik dışı ilişkiye girmek, histerik davranışlar, epilepsi, adet düzensizliği gibi sağlık sorunları ya da oy vermek, farklı inançlara sahip olmak… 1800’lerde bunların hepsi ama hepsi Amerika’da bir kadının tımarhaneye kapatılması için geçerli birer nedendi.

Müslime KARABATAK
Size de bazen olmuyor mu? Her ay adet döngünüzün en kritik anında, içinizden hiçbir şey yapmamak, etrafınıza surat asmak, çikolataların dibine vurmak, sevgilinizin canına okumak gelmiyor mu? Benim geliyor. Bunların hepsini de yapıyorum zaten. Her ay ama her ay. Döktüğüm kanda boğmak istiyorum canımı sıkan ne varsa. O kadar çok çikolata yemesek de olur belki ama bizi anlamayan, “Bu kadın deli” diye düşünen sevgililere oh olsun. Bir bizim için, bir de 1800’lerden beri “deli” olarak yaftalanan hemcinslerimiz için. Deliliklerimiz deliliklerine armağan olsun…

ÇEMBERİN DIŞI TIMARHANE YOLU
Doğum sonrası depresyonu, evlilik dışı ilişkiye girmek, histerik davranışlar, epilepsi, adet düzensizliği gibi sağlık sorunları ya da oy vermek, farklı inançlara sahip olmak… Tüm bu bedensel işlevler, davranışlar ya da ilgilerin ortak bir noktası var. 1800’lerde bunların hepsi ama hepsi Amerika’da bir kadının tımarhaneye kapatılması için geçerli birer neden olabilirdi.
Erkek egemen toplumun yargıları, inançları ya da kadınlara biçtikleri görevlerin oluşturduğu çemberin dışına adım atan ya da atmaya niyetlenen bir kadın “deli” yaftasını yiyordu hemen. Hatta çocukların, kocanın ve evin bakım yükü de omuzlarında olan bir kadın bu bitmeyen işler yüzünden yorgunluk hissine kendini “aşırı” kaptırırsa, kocası tarafından “deli” ilan edilebilirdi. Bahsedilen dönemde kocanın, ağabeyin ya da bir başka erkeğin ağzından herhangi bir sebepten “Bu kadın delidir” lafının çıkması doktorların kadını muayene bile etmeden tımarhaneye kapatmasına yetiyordu.

AKILDIŞI İŞLER
Kadının okula gitmesi, bir erkek gibi miras hakkı ya da oy hakkı elde etmesi, dışarıda erkeklerle aynı işleri yapması kabul görmüyor, hele ki erkeklerin işlerini “çalması” tamamen akıldışı olarak görülüyordu. “Akıl içi” olansa, erkeğinin kadını, çocuklarının anası, evinin kölesi olması, bu ilahi göreve asla ama asla karşı gelmemesiydi. Belki kadın “Aman ben evlenmeyeyim, el kapısında köle mi olacağım?” derdi demesine de toplum buna hazır değildi. Zaten evlenince dolayısıyla başka işlere emek harcayacak çok da zaman bulamayan kadının yeri toplum tarafından böylece belirleniyordu. Amerikan yasaları da sağ olsun, “Eğer bir kadın, köleniz ya da kendi seviyenizde biri olarak yanınızda bulunuyorsa, onu korumak erkeğin görevidir” diye buyuruyor, kuzuyu kurda emanet ediyordu. Zaten bu kurallar da ancak ve ancak üst sınıftan bir kadını korumaya yönelikti. Böyle bir dönemde delirmemek zaten işten değil.

ELİZABETH’İN ‘AKIL’ MÜCADELESİ
Bu dönemin özeti olabilecek biri “deli” olarak yaftalanan, biri akıl hastalıklarıyla mücadele etmek için uğraşan ve sayesinde tımarhanelerin koşulları biraz da olsa değiştirilen iki kadını tanıyalım kısaca…
Elizabeth Packard, Illinois eyaletinde 6 çocuk annesi ve öğretmenlik yapan bir kadınken, kocasının dini inaçlarına uymadığı, çocuklarını başka türlü yetiştirmek istediği ve köleliğin normal karşılandığı o dönemde köleliğe karşı geldiği için kocası tarafından deli olmakla suçlanmış ve 1860-1863 yılları arasında Illinois’de bir tımarhaneye kapatılmıştı. Kadınlara sınır çizen ortak aklı aşmak dışında, gerçekten akıllı olduğunu kanıtlamak için 3 yıl boyunca mücadele etti. Sonunda açtığı davalar sonuç vermiş ve hastaneden çıkar çıkmaz ilk işi boşanmak oldu. “Hastaneden çıktım, kocayı da boşadım” diye bir kenara oturmadı Elizabeth, kendisini kadın haklarını korumaya adadı. Ölene kadar özellikle evli kadınların yasal hakları için mücadele etti; hem kendi başından geçenleri hem de kadınların elde etmesi gereken hakları anlatan kitaplar yazdı. Böylece hem kadınların “Biz de varız” mücadelesine hem de Amerika’da akıl hastanelerinin koşullarının iyileştirilmesine birer tuğla koydu.

İNSANİ MUAMELE İÇİN
Dorothea Dix ise Amerika’daki akıl hastanelerinin değişimine en çok katkı sağlayan kadın olarak görülebilir. Alkolik bir baba ve akli dengesi yerinde olmayan bir annenin üç çocuğundan en büyüğü olarak 1802 yılında dünyaya geldi. Babasının ve annesinin sorunları yüzünden ufak yaştan beri kardeşlerine bakmak zorunda olduğu için çocukluğunu hiç yaşayamadı. Kardeşlerini de alarak babaannesinin evine taşınmak zorunda kalan Dorothea’nın herhalde en büyük kazancı çocukluktan okuma yazmayı öğrenmek oldu. Dorothea, varlıklı babaannesinin çevresi sayesinde devlet eğitimine erişemeyen kız çocuklarına bir süre gizli gizli öğretmenlik yaptı. Ardından, Massachusetts’te kadın mahkûmlara eğitim vermek üzere bir hapishaneye girdi ve orada akli dengesi yerinde olmayan insanların da tutulduğunu gördü. Bu insanların daha iyi şartlarda tedavi edilmesi gerektiğini savundu, mahkemelere dilekçeler yazdı. Uğraşları sayesinde, 1855’de, amacı “akıl hastalarına daha insani ve modern tedavi yöntemlerini sağlamak” olan St. Elizabeth’s Devlet Hastanesi kuruldu.

VELEV Kİ DELİYİZ, NE OLMUŞ?
Yazının başından beri akıl hastanesi yerine tımarhane deyip durmamın iki sebebi var: İlki o dönemlerde kullanılan “insane asylum, lunatic asylum” tanımlarını bence Türkçe’de en iyi “tımarhane” kelimesi karşılıyor. İkincisi ise zaten akıl hastası değil de “deli” dedikleri hastalara tedavi yöntemleri işkenceden biraz daha iyi sayılırdı. Yeri gelmişken şunu da söylemek gerekir ki bu erkeklerin yemeyip içmeyip kadınları deli yerine koyduklarına delil olsun... Aşırı davranışlar, tepkiler sergileme, ani zihinsel ya da fiziksel değişimler gösterme gibi nevrotik durumu tanımlayan “histeri” kelimesi eski Yunanca’da rahim anlamına gelen “hystera”dan geliyor. İlk olarak Hipokrat tarafından, sadece kadınlara özgü bir hastalık olarak tanımlanmış. Freud da durur mu almış buradan yürümüş, “histeriyi”, bastırılmış cinsel dürtülerden kaynaklanan sinir krizi geçiren kadınların hastalığı olarak görmüş. Ancak çağdaş tıp erkeklerin de bu hastalığa yakalandıklarını tespit etti ve “histeri” yerine Somatizasyon Bozukluğu ya da Dissosiyatif Bozukluklar gibi başka isimler kullanılmaya başlandı.
Deli anlamına gelen “loony” ya da “lunatic” kelimeleri de Latince’de “ay” anlamına gelen “luna”dan geliyor. Ay ve deliliğin ne ilgisi varmış diye soruyorsanız buyurun: Kadınların her ay periodik olarak değişen ruh hallerinin delilik olduğuna ve bu deliliğin de ayın döngülerinden gelen çılgınlıklar olduğu inanılırmış. Detaylarına çok girmeyeceğim ama bu inancın da bilimsel olmadığı, adet döngüsü ile ayın evreleri arasındaki ilişkinin sadece şans eseri olduğu kanıtlanmıştır. Bilim de biz kadınlardan yana olduğuna göre, velev ki deliyiz, ne olmuş? Sokaklarda dans edebiliriz artık…

www.evrensel.net