Barbarla barbar olunmaz…

Barbarla barbar olunmaz…

Şenay AYDEMİR
[email protected]

İnsanoğlunun binlerce yıllık ilerici birikiminin her hangi bir parçasıyla küçük de olsa teması olmuş birisinin dile dökemeyeceği ifadelere tanıklık edip duruyoruz günlerdir. Özellikle sosyal medya gibi hiçbir etik, ahlaki ve toplumsal denetimin söz konusu olmadığı mecralarda insan soyunun en arkaik, en ilkel ve en barbar refleksleri çıkıp duruyor karşımıza. Sosyal medyanın, özellikle Gezi direnişi ile birlikte Türkiye’de günlük hayatın önemli bir parçası haline gelmesinin ardından, artık siyasi dilin üretildiği bir alan haline geldiğini söylemek yanlış olmaz. Gezi sürecinde adının hakkını vererek ‘sosyal’ bir işlevi yerine getiren; haberleşme, birlikte hareket etme kolaylığı sağlama, uyarı, bilgilendirme vb. olanaklar sunan bu oyuncak, toplumsal alanın politik dilinin şiddetlenmesiyle birlikte bir tür değişime de uğradı. 

Türkiye’nin bazen yer kürenin en fazla tweet atılan, bazı hashtag’leri dünyanın bir numarasına kadar yükselen bir ülke haline gelmesi tesadüfi değil. Gezi isyanının ilk günlerinde bir ‘dayanışma ağı’ olarak işlev gören sosyal medyanın ilerleyen dönemlerde ‘politik bir arena’ya dönüşmesinin birçok sebebi var hiç kuşku yok ki. Politikanın yalnızca ‘sandıkta’ yapılabilir bir şey olduğunu salık veren egemenlerin (Kaldı ki an itibariyle sandığın da değiştirici bir gücü olmadığı görülüyor) ve bu söylemin toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulmasının da bunda payı var. Sokakta, okulda, sendikada, iş yerinde siyaset yapma kanalları tıkanmış; her hamlenin ‘güvenlik’ duvarına toslayıp kolluk güçleri ve hukuk yoluyla bastırılmaya çalışıldığı bir ülkede insanların kendilerini sosyal medyada ifade etmeye çalışması ‘doğal’. 

İLKELLİĞİN YENİDEN ÜRETİMİ

Ancak, etik, ahlaki ve ‘örgütsel’ denetimin olmadığı böylesi bir mecrada ortaya çıkan dilin de çoğu zaman hasımlar arasında en ilkel olanın dilini yeniden ürettiğine dikkat çekmek gerekiyor. İşin ‘sosyal medya’ ya da ‘yurttaş gazeteciliği’ gibi ayaklarında yapılması gerekenlere dair Akademisyen Ceren Sözeri, ‘Canımız Yanarken de Uymamız Gereken Etik Kurallar Var’ başlıklı açıklayıcı bir yazı kaleme aldı. (1) Yazı sosyal medyayı haber duyurma aracı kullananlar için bir kılavuz niteliğinde. 

Öte yandan sosyal medyayı bir tür politik/ siyasi kapışma, propaganda aracı olarak gören, temsil ettiği siyasi ideolojinin ya da görüşün yaygınlaşması için kullananlar açısından da dikkat çekilmesi gerekenler olduğu ortada. Gezi isyancılarının parktan çıkarılmasının ardından çok daha etkin bir şekilde kullanılmaya başlayan sosyal medyada propaganda, biraz da doğduğu isyanın karakteristiğini taşıyarak daha yaratıcı ve kapsayıcı bir dil kullanmaya özen gösteriyordu. Ve fakat ilerleyen süreçte iktidarın ve her türden bileşeninin hem günlük hayatta hem de sosyal medyada artan şiddetinin bu dili dönüştürdüğü gözlemleniyor. Üstelik bu dönüşüm sosyal medyanın ‘muhalif’ damarında, Gezi’ne kurulan dili geliştirilip dönüştürülerek değil, tam tersine ağırlıklı olarak karşıdakinin dilini yeniden üretmeye başlayarak gerçekleşiyor çoğu zaman. 

Diyarbakır mitingindeki bombalama eylemi, Suruç’taki katliam gibi çok can yakıcı ve öfke uyandırıcı saldırılar karşısında soğukkanlı olmak, öfkeye kapılmamak gerçekten çok zor. Hele de azımsanmayacak büyüklükteki barbar sürüsünün ölen insanlar üzerine sosyal medyadan sarf ettiği cümleler karşısında. Kaldı ki, iktidar bloğunda bu tür yorumları yapanlar sadece trol veya trol özelliklerini barındıran gerçek hesaplar değil. Gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler de bu barbarca yorumlara ‘siyasi bir dil’ kazandırıyor. Suruç’taki katliamın ardından ‘Kesin PKK yapmıştır’ gibi ‘sıradan kullanıcı’ yorumları; Elif Çakır gibi gazeteciler yoluyla “Figen Yüksekdağ neden orada değildi?” gibi ‘istihbarati’ bir soruyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Lakin bu barbarca dilin karşı tarafta yarattığı tahribat endişe verecek düzeye ulaşmış durumda. Sosyal medyada bu türden barbarca yorumlar karşısında verilen cevaplar, üretilen argümanlar kimi zaman sakinlikten ve aslında ait olunan politik kültürün gereklerinden giderek uzaklaşıyor ve karşı tarafın dili yeniden üretiliyor. Barbarların anlayacağı dilden konuşmak, bir iletişim biçimi olmaya başlıyor. “İt kağnı gölgesinde yürür, kendi gölgesi sanırmış” misali, iktidarın gölgesi altında en ilkel benliklerini ortaya koyanlara karşı, kontrolsüz bir şekilde aynı dil üretiliyor. Küçük sataşmalar, küfürleşmelere; küfürler tehditlere dönüşüyor karşılıklı olarak. Bu sürecin vardığı nokta, kimi zaman ölü insan bedenleri üzerinden ilkel duyguların tatmin edildiği bir tür ‘sosyal orgazm’oluyor ne yazık ki. 

DÜŞMANIN DİLİYLE KONUŞMAK

Kobanê’de çatışmaların başladığı ilk günlerde, IŞİD barbarları katlettikleri YPG/YPJ savaşçılarının fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşıyordu. Bir süre sonra, sosyal medya Kobanêli savaşçıların öldürdüğü IŞİD’lilerin fotoğraflarıyla dolmaya başladı. Bu fotoğrafların hatırı sayılır bir ilgi görüp ve övgü aldığını hatırlıyorum. Ama bu durum tam da “Düşmanın diliyle konuşulmaya” başlanıldığını gösteriyordu. Sosyal medyanın kimi aklıselim kullanıcılarından gelen tepkiler ve bu tür yöntemlerin ‘düşmanın dili’ olduğuna dair eleştirilerden sonra fotoğrafların yayınlanması durdu. Ölü bedenler üzerinden propaganda ancak barbarların dili olabilir çünkü!

Şimdi iktidar bileşenleri, ceset kokan nefesleriyle sosyal medyada benzer bir dili durmadan dolaşıma sokuyorlar. Bu ‘barbar’ dil karşısındaki tepki göstermek ne kadar ‘insani’ olsa da, acı ve öfke ile birleşince farkında olmadan –ve belki de karşıdakinin anladığı tek dilin bu olduğunu düşünerek- kaynağındaki dili yeniden üretmeye başlıyor. Küfürler, tehditler, acı yarıştırmalar tam da bu dili kuranların işine yarıyor. Tabii ki bu dili kuranları teşhir etmek, yazdıkları/söyledikleri şeyin ilkelliğini ortaya koymak gerekiyor. Ama bu zehirli dilin kurduğu tuzağa düşmeden, barbarlarla aynı dili kullanma hezeyanına kapılmadan. 

1-Ceren Sözeri’nin yazısı için: http://platform24.org/guncel/1004/canimiz-yanarken-de-uymamiz-gereken-etik-kurallar-var

www.evrensel.net