Hayal Perdesi Edinburgh’ta perde açacak

Hayal Perdesi Edinburgh’ta perde açacak

Dünyanın en büyük tiyatro festivali Edinburgh Fringe’te bu yıl ilk kez Türkiye’den bir topluluk Türkçe oynayacak. Hayal Perdesi’nin sezonu ödüllerle ve bol seyirciyle buluşarak tamamladığı ilk yapımı 'İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz' İskoçya’nın yolunu tutuyor. Topluluk bir sanat kentinde 'sözün büyücüsü' Boris Vian metniyle büyüleyici bir festivalde 14 temsil gerçekleştirecek.

Ayşen GÜVEN

“Kule şeklinde yüksek bir evde yaşayan aile, nereden geldiği belli olmayan gizemli bir sesin yarattığı korkuyla kaçmaktadır. Kaçtıkları yer, evlerinin gittikçe daralan ve boşalan üst katlarıdır. Neden korktuklarını bile bilmeyen bu insanların her çıkışı, her kaçışı, korku esaretiyle birlikte yalnızlığa, eksilmeye, çöküşe doğru yapılan bir yolculuktur...”

Böyle anlatıyor Hayal Perdesi küçücük ve genç sahnelerinin ilk oyunu olan “İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz”ü... Bu kısa metnin anlattıkları neler düşündürdü bile size değil mi! Beraberinde orular kafamızda dönsün siz sezonda sahnelenmeye devam edecek bu oyunu görmediyseniz artık ihmal etmeyin. Zira oyunu dünyanın birçok ülkesinden seyirci Edinburgh Fringe Festival’de görecek. Prömiyerini 19. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapan oyun ünlü Makedon yönetmen Aleksandar Popovski rejisiyle sahneleniyor.
Bu yıl 49 ülkenin katıldığı Fringe’te İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz Türkçe oynanacak. Bu bir ilk olma özelliği de taşıyor. Edinburgh'un kalbinde Londra merkezli bir venü olan C Venues'de  14 temsille yer alacak olan oyunun oyuncu kadrosundan usta tiyatrocu Reha Özcan ve bu yolculuk için dişini tırnağına takan Hayal Perdesi Sanat Yönetmeni Selin İşcan’la çıktıkları serüveni konuştuk. Biri yüz yüze biri uzaktan uzağa yapılan iki sohbetimizde oyuncuların sözleri birbirini tamamladı. Bu enfes festivale dikkatimizi çektikleri için Hayal Perdesi’ne teşekkür ederken yolunuz açık olsun söyleşimizle Pazar kahvenize ortak olmaya talibiz. Bol köpüklü lütfen...

Edinburgh Fringe’de bu defa Türkçe de oynanacak. Ve bu sizin oyununuz. Heyecanlı mısınız?
Selin İşcan: Hem  de çok heyecanlıyız... Tabi bir yandan hazırlıklarımız çok yoğun öte yandan da epey zor geçiyor. Ama kabul etmeliyimki bizim için çok güzel şeyler oluyor. Yani hem çok mutluyuz hem de çok zorlanıyoruz doğrusu.

Bildiğim kadarıyla Türkiye’nin pek katıldığı bir festival değil. Bu yolculuğa çıkmaya siz nasıl giriştiniz ?
Bu festival 47 yıldır gerçekleşiyor. Bizim araştırmamıza göre 2002 yılında Kubilay Tuncer ve Lale Mansur “Olağan Mucizeler” adlı oyunla gitmişler bu festivale. Geçen sene DOT, Theatre Uncut İstanbul Kısa Oyunlar adlı bir okuma tiyatrosu projesiyle katıldı.  Yani pek giden olmamış bizden. Bizim de öncelikle yaptığımız bu yıl güvendiğimiz bir iş ile başvurmak oldu aslına bakarsanız. Gitmekse daha meşakkatli bir süreçmiş. Ama öncesinde ben 2 yıl üst üste seyirci olarak bu festivali takip etmiştim. Gerçekten orada izlediğim oyunlardan sonra dünyam değişti diyebilirim. Kendi tiyatro yolculuğum adına bir basamak daha çıktığımı düşünüyorum. Aynı anda hem Çin’den hem Avusturya’dan hem Güney Afrika’dan hem İngiltere’den hem Norveç’ten hem Güscistan’dan oyun izlemek elbette enteresan oluyor.

Kabul edilmekten çok değil gitme süreci bizi zorluyor diyorsunuz. Zaten çok da gidilememiş bugüne kadar. Peki neden böyle oluyor? Bu kadar zor olan yanları neler?
Sahiden bu yolculuğun yolları çok acılı. Benim için göze almak da çok zor oldu. Bu kadar kalabalık bir ekip nasıl gideriz diye düşündüğümüz uykusuz geceler oldu.  Destek bulup bulamayacağımız en önemli soruydu. En kötü ihtimalle dedimki kredi alır gideriz, yine de gideriz. Ama görünen o ki kendimizi Türkiye’de böyle şeylere kalkışmaktan çekinecek kadar yalnız hissediyoruz  maalesef. Sanata destek ve fonlar anlamındaki yetersizlikler cesaret kırıcı olabiliyor. Bir de İngiltere’den ya da Avrupa’dan gitmekle Türkiye’den gitmek aynı şey değil. Her şeyden önce vizeler, coğrafi olarak uzaklık, dil, daha masraflı olması, poundun bizim paramızın 4 katı olması vs... Özellikle Fringe’e katılan tiyatrolar genelde alternatif tiyatrolar. Ana akım değil. Ve Türkiye’de böyle tiyatroların koşulları belli. Zar zor kendi sahnelerini ayakta tutmaya çalışıyorlar veya oyunlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Sahne kiraları, vergiler derken daha ne yapsınlar, nasıl yapsınlar diye de düşünüyor insan. Ama ben tekrar tekrar deneyeceğim, yeni oyunlarımla da başvuracağım.

Siz destek alabildiniz mi?
Bu konuda düşündüğümüzden daha çok yol katettik. Ama kendimizi anlatmak için her defasında tezler yazdık. Başbakanlık Tanıtma Fonu’na başvurumuz olumlu yanıtlandı. Beşiktaş Belediyesi’nin ve Türk Hava Yolları’nın desteği oldu. Nilefer Belediyesi Nilüfer Sanat’ın en başından beri desteği vardı. Yine Western Union ve Trakyalı İşadamları Derneği'nin de bize desteği çok büyük. Herkese destekleri için teşekkür ederim. Hazır teşekkür etmeye başlamışken en büyük teşekkür elbette tiyatromuza, ekibimize.

Edinburgh uzun zamandır bir sanat kenti olarak anılıyor. Ona bu ünvanı kazandıran hikaye nedir?
Festivalin öyküsü sahiden çok değerli. 1947 yılında yani 2. Dünya Savaşı’nın ardından moral çöküntüsünü gidermek, sanata ve sanatçıya yeni alanlar açmak ve en önemlisi de insanlık onurunu yeniden diriltmek için Edinburgh Tiyatro Festivali kurulmuş. Ve aynı yıl resmi programa alınmayan daha küçük alternatif gruplar “Biz buradayız. Oyunumuzu oynamadan Edinburgh’u terketmiyoruz” direnişiyleriyle de Edinburgh Fringe Festivali’ni yaratmışlar.

Türkçe oynamanın bir avantaj olduğunu düşünüyor musunuz?
Öncelikle İngilizce üst yazıyla oynayacağımızı atlamamak lazım. Mesela ben geçen yıl George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ni Gürcistan’dan gelen bir topluluktan ve kendi dillerinde seyretme fırsatı buldum. Sahiden çok keyifliydi. Farklı dillerde oyun izlemenin, o dile ait melodiyi duymanın, oyuncuların dillerini nasıl kullandığını görmenin bambaşka bir şey olduğunu düşünüyorum. Belki geçmişte İngilizce oynamak daha değerliydi daha kolay anlaşılır seyirciyle daha kolay buluşur diye düşünülüyordu. Şimdi ise başka bir noktaya gelindi. Artık çok dillik ve çok kültürlülük daha anlamlı bulunuyor, ben de buna hizmet ettiğini düşünüyorum.

Oyunda siz Şümürz’ü oynuyorsunuz. Şümürz her seyreden için başka bir şey temsil ediyor. Oyuncusu için neyi temsil ediyor?
Şümürz benim için ezilenleri temsil ediyor. Ama aynen dediğin gibi oluyor, her seyirci ayrı anlamlandırıyor. Mesela “Şümürz vicdandır” diyenler oldu, “Şümürz ölüm korkusudur” diyenler de... Birisi “egomuzdur” dedi örneğin. Bir ev hanımı “Ben evin Şümürz’üyüm” demişti, çok etkilenmiştik hepimiz.  Promiyerimizin ertesi günü Soma’da maden faciası yaşanmıştı. Faciadan sonra izleyenler “Şümürz o medencilerdir” demişti, biz çok etkilenmiştik. Yani Şümürz, izleyiciye ne ifade ediyorsa öyle kalmasında fayda var.

Sahneniz Hayal Perdesi’nde yeni sezonda da bu oyun sahnelenmeye devam edecek mi?
Bu oyun tabiki devam edecek. Fringe’den sonra da Kıbrısta festivale gidiyoruz. Edinburgh’dan sonra Honk Kong’a kadar gidersiniz diyenler var. Berlin, Frankfurt, Londra, Moskova planlarımız var. Bunlar için yine pek çok zaman, emek ve direnç gerekiyor. Dileriz onları da yapabiliriz.


Türkiyeli bir tiyatro topluluğu Edinburgh Fringe’e gitmek, sahneye çıkmak neden önemlidir?
Reha Özcan: Öncelikle bütün festivaller çok önemli. Evrensellik içinde bir yerimiz olduğunu bizim de edebiyat ve sanata dair bir fikrimiz, tavrımız olduğunu gösterebilmek açısından çok önemli. Artı bizdeki bazı tiyatro teknikliklerini başka ülkelerin insanları ile üleştirip; oyunumuzda olduğu gibi; Makedon yönetmen, Hırvat dekor tasarımcısı ve Boris Vian gibi bir yazarın buluştuğu bir eser haline getirmek ve bunu  da dünya ile paylaşmak mutlaka değerlidir. Nasıl ki Henrik İbsen’in “Bir Halk Düşmanı” burada oynandığı zaman garip bir haz alıyorsak, onların da aynısını bizim için düşüneceklerini sanıyorum. Öte yandan Edinburgh, Avrupa’daki 12 tane Fringe’in en önemlisi.

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz’ün fikri nedir ki hem Türkiye’de hem başkaca ülkelerde bir değeri olsun? Nerden geliyor bu oyunun evrenselliği?

Hep bir taraf tutuluyor ya... Ezen ve ezilen ilişkisi içerinde biz sanatçılar ve tiyatro yapanlar genelde ezilenin yanındadır. Pastanın daha insani paylaştırılmasını isteyen taraftayız. Biraz da adaletli tarafımız var. Boris Vian pek öyle bakmıyor hikayeye. Bu sınıfsal çatışma içinde bir süper güçler var bunun yanında iktidar gücünden faydalanan orta güçler var. Bir de yetenek ve güçlerinden faydalanılan ezilen emek tabakası var. Ezilenler ezilmekle kalıyor, orta tabaka da onları ezmekte ama üstteki güçler ikisini de görmemekte. Bizler kendi kendimize bir yok oluş içerisine gidiyoruz.  Boris Vian bunları işaret ediyor ve biraz daha seviyeyi yükseltiyor.

“Sözün büyücüsü” olarak anılıyor Boris Vian. Peki bu güçlü metni hangi koşullarda yazıyor?
2. Dünya Savaşı’nın ardından bir sürü yazar çıkıyor. Boris Vian da bu dönem yazarlarından olduğu için, “Biz neyle uğraşıyoruz? Neyle uğraştırıyorlar?”  gibi dertlenmeler dışında da bazı sorularla yazıyor. 1800’lü yıllarda başlayan milliyetçilik akımları ile beraber bütün dünyada değişen sanayileşmeye de parmak basıyor yazar. Bu bizim için de çok önemli. Nedenini bilmediğimiz bir Balkan Savaşı içerisindeyiz sürekli. Nedenini bilmediğimiz Ortadoğu coğrafyasında bir savaşın içerisindeyiz. Nedenini bilmediğimiz örgütler doğuyor iki üç sene içerisinde ve nedenini bimediğimiz bir şekilde yok oluyorlar. Birinin kafası gidince bitecekmiş gibi geliyor ama birinin kafası gidince arkadasından yüz binler geliyor, birileri getiriyor. İşte bunlara kafa patlaşmış Boris Vian. Hepimizin insan taraflarının çok önemli olduğunu, insan taraflarımızı sağ tuttuğumuz sürece insanlığın daha güzel yerlere geleceğini ve medeniyetin dünya üzerindeki halinin insanlar için iç açıcı olmadığını 50’lili yıllarda görmüş.

OYUNUMUZ TAM BİR MONTAJ TİYATRODUR
Sahneleme tekniği ve yorumlanışı açısından oyununuzun bir özgünlük yakaladığını düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Bütün dünyada var olan montaj tekniği diye bir şey var tiyatroda. Yani herhangi bir ekolü takip etmezsiniz, bir sürü ekol iç içedir. Ekoller sözcükleri ve durumu en kolay kurtaracak şekilde gelir ve sahnenin üzerinde şekil değiştirebilir. Bir anda grotesk oynarken birden daramatik olabilir oyun hatta bir anda nature dönebilirsiniz. Bunların hepsini giymenizi sağlayabilecek bir oyunumuz var. Bu oyuna yapısı itibari ile avangart tiyatro bile diyebiliriz. Birçok karmadan oluştuğu için tam bir montaj tiyatrodur. Türkiye’de böyle bir şeyin yapılabilmesi, oyuncuların bunu algılaması ve seyirci ile Boris Vian’ın en sade yorumunun paylaşılması dünyada bir ilk olacak. Zaten seyirci bir mucizeyi alkışlamaya gitmez mi? İşte bu oyunun başından sonuna kadar mucizevi bir anlatım var. Ve ben bu oyunun bir parçası olmaktan buyük bir haz duyuyorum.

Son Düzenlenme Tarihi: 29 Temmuz 2015 13:05
www.evrensel.net