Kibele’den Abdal Musa’ya

Kibele’den Abdal Musa’ya

Bayındır köyünün toprak yolundan geçerken yine bir tahıl ambarı bizi durduruyor. Ahşabı birbirine geçirme usulü ile tek bir çivi bile kullanmadan yapılmış ambarı hayranlıkla incelerken bir duvarına kafalarını yaslamış iki döven ilgimizi çekiyor.

Ayşe TAŞKIRAN

Geçen haftadan devam...

Elmalı sıcak bir Temmuz gününe hazırlanıyor. İçinden su geçen meydan kahvesinde simit ve peynirle başlayan günümüz, yoldan geçerken bir merhaba ile masamıza oturan dostlarla devam ediyor. Bir süre sonra Ünsal Amca ağır ağır çıkıyor Dua Yokuşunu ve sohbete katılıyor. Saatler sonra çabucak geçen zamana şaşıp, öğlen sıcağını kahvehanede bırakarak Bayındır’a doğru yola çıkıyoruz. Eski adıyla Torpenella. Yolda Ünsal Amca bölgenin tarihini anlatıyor. “Paleolitik devirden itibaren yerleşime açık bu bölge. O devirden itibaren bütün inançlar gelmiş geçmiş buradan.”

YİNE TAHIL AMBARLARI
Bayındır köyünün toprak yolundan geçerken yine bir tahıl ambarı bizi durduruyor. Ahşabı birbirine geçirme usulü ile tek bir çivi bile kullanmadan yapılmış ambarı hayranlıkla incelerken bir duvarına kafalarını yaslamış iki döven ilgimizi çekiyor. Pırıl pırıl çakmaktaşı yongalarla bezenmiş, sanki çeyiz sandığından yeni çıkmış gibi kullanılmayı bekleyen bu dövenlere hazine bulmuş gibi bakıyoruz. Geleneksel değerlerin can çekiştiği bu topraklarda böyle güzelliklerin hâlâ köşede bucakta korunduğunu görmek bizi mutlu ediyor.

KİBELE TAPINAK ALANI
Bayındır’dan 800 m uzakta, köyden geçip batıya uzanan Likya yolunun kenarına kondurulmuş Kibele açık hava tapınağına varıyoruz. Bir metre kadar yüksek, kimi in situ*, kimi yakın tarihte köylüler tarafından örülmüş taş duvarlarla çevrili bir alan. İçinde kuzey-güney yönünde uzanan taş bir duvarın ortasından  yaklaşık 1.5 m yükselen bir fallos, tanrıça Kibele’nin simgesi. Alanda yaşlı bir ardıç ağacı hâlâ ayakta. Çevresinde pıynar meşeleri oynaşıyor. Bu civarda bulunan diğer iki fallos taşı şimdi Elmalı müzesi bahçesinde sergileniyor.
Bütün tanrıçaların anası, toprağın ve bereketin simgesi olmuş Kibele çağlar boyunca; doğanın, yeniden doğuşun simgesi. Sevgilisi Attis’le ilgili efsanesi Kibele’nin bu özelliğine ışık tutar. Sadık kalmadığı sevgilisi tarafından çıldırtılan Attis erkeklik organını keser ve etrafa saçılan kan ve parçalardan çiçekler ve ağaçlar çıkar. Tohumun ağaca, yaprağın toprağa dönmesinin, kısaca doğanın döngüsünün hikayesidir bu.
Binlerce yıl öncesinden miras kalan Kibele tapınak alanını Bayındır köyü sakinleri bugün hâlâ Hıdırellez bayramını ve diğer kutsal günleri kutlamak, kurban kesmek için kullanıyorlar. Fallos taşının Kibele inancındaki anlamını bilmeseler de onlar için hâlâ kutsal bu alan.

BİR İNANÇ ZİNCİRİ
Anadolu Neolitiğinde önemli bir yeri olan ana tanrıça inancı, 3 bin yıldır kullanılan Kibele tapınağından geçip ardından gelen Likya kültüründe de devamlılık gösteriyor. Letoon’da kök salan tanrıça Leto, Eşen çayının kenarında doğurduğu çocukları bilim tanrısı Apollon ve doğa tanrısı Artemis için tapınaklar inşa ettirmiş. Kibele tapınak alanının birkaç yüz metre aşağısında 1987 yılında Antalya Müzesi tarafından kazılan Frig tümülüslerinden birinde bulunan fildişinden yapılmış heykel bu zincirin halkalarından biri. Elinden tuttuğu bir kız çocuğu ve omzunda bir erkek çocuğu ile betimlenmiş bu kadın heykelinin Leto inancıyla ilgisi olduğu düşünülüyor.
M.S. 300 yıllarında Patara’da doğan ve Myra’da kurduğu kilisesi ile Apollon tapınağının yerini dolduran Aziz Nikolaus da bu inanç zincirinin bir devamı. Tarih boyunca çeşitli inançları besleyen bu bölge, Anadolu erenlerinden Abdal Musa ile 14. yüzyıldan bugüne Alevi-Bektaşi geleneğine sahip çıkmış ve Sinan-i Ummi, Vahab-I Ümmi ve Hamdi Yazır gibi düşünürler yetiştirerek zinciri günümüze kadar getirmiş.
“Aydınlık ülke” anlamına gelen Likya, birbiri ardına gelen bu inanış ve düşünce biçimleriyle adını hak ediyor. Bütün bu inanışların harmanlandığı, can bulduğu bu coğrafyada insanlar bilerek ya da bilmeyerek çağlar boyu bu inançları birbiri ardına sürdürmüş. Bir kültür diğerine eriyor sanki demirci potasında. Her birinin izini diğerinde görmek mümkün.

SONU GELMEYEN TARİH
Buğday tarlalarının içinden yürüyerek yukarıda bahsettiğimiz Frig tümülüslerine de uğruyoruz. Kibele inanışının yaygın olduğu Frig kültürü gereği, ölünün akrabalarının cenaze törenine birer ikişer getirip tümülüse bıraktıkları taşlar şimdi buğday tarlalarının arasında şaşkın yığınlar halinde ovaya bakıyor. Diğer onlarcası sabırla bilimsel araştırma sırasının kendilerine gelmesini bekliyor.
Bayındır’da tarih bitmiyor. Çıkmaya zaman bulamadığımız Yavsiyan tepesindeki iki akropolü bir dahaki seyahate bırakıp dönmeye karar veriyoruz. Bu kadar çok tarih böyle küçük bir köye nasıl sığmış saşıyorum. Tepenin eteğindeki tarihi çeşmeye ve taş döşeli Likya yoluna tekrar görüşmek üzere veda edip Elmalı’ya dönüş yoluna giriyoruz.

DAĞLARLA GELEN AYDINLIK
Neden bu kadar farklı inanışların bir noktada toplanmış olduğunu soruyorum Ünsal Amca’ya. “Elmalı’da farklı bir enerji vardır” diyor. “Dağlar enerji noktalarıdır. Dünyadaki yüksek dağlara bakarsan, birçok inanışın oralarda doğduğunu görürsün. Ant dağlarında, Zagros dağlarında, Himalaya’larda... İnanç merkezleri hep yüksek yerlere yapılmıştır, Zeus tapınakları gibi.” Daha dün gittiğimiz yüksek bir tepeye inşa edilmiş olan Zerdüşt tapınağı geliyor aklıma. Sonra da yarın göreceğimiz Şaman tapınakları, yine yüksek yüksek tepelere yapılmış olan.
Elmalı’ya dönüp Dua Yokuşunda içtiğimiz yorgunluk kahvesi ve leblebili sahlepli kaldırım sohbetinden sonra geç olmadan kalkıyorum. Her gün bitiminde o çikolata renkli atın taş yokuşu çıkarken gecenin sessizliğinde yankılanan nal seslerini dinlemek için eve gelir gelmez pencerenin önündeki sedire kuruluyorum.  
*In situ: Arkeolojide “özgün yerinde bulunan” anlamına gelen Latince deyiş.

Geçen hafta: Zerdüşt tapınağı mı, yazboz tahtası mı?

Haftaya: Likya yolunda Şaman tapınakları

www.evrensel.net