YAŞADIKÇA

  • Geçtiğimiz hafta; AKP’nin, Cumhurbaşkanlığı’nı ele geçirme ve buna karşı duruşların hareketliliği içerisinde, 1 Mayıs’ta yaşananlar yeterince işlenemedi


    Geçtiğimiz hafta; AKP’nin, Cumhurbaşkanlığı’nı ele geçirme ve buna karşı duruşların hareketliliği içerisinde, 1 Mayıs’ta yaşananlar yeterince işlenemedi.
    Malum basın yayın organları, bu 1 Mayıs’ta da işin magazinsel boyutuyla ilgilendi. İstanbul Valisi’nin yaptıklarını ise emekçilerin hakları açısından değil, valinin trafik uygulamaları açısından yorumladılar. Zaten başka bir davranış da beklenemezdi. Çünkü holding basını hiçbir zaman emekçilerin haklarını ve çıkarlarını savunmamıştır, savunmaları da mümkün değildir. Çünkü, “at sahibine göre kişner”.
    Bu yılki İstanbul 1 Mayıs kutlamalarında emekçilerin tek alan konusunda uzlaşamamaları iyi olmadı. Ya “hak verilmez alınır” düşüncesiyle herkes, Taksim Meydanı’na gitmeliydi ya da Kadıköy Meydanı’nda birleşilmeliydi. Bu durum, emekçiler açısından bir eksiklik olarak değerlendirilmelidir. Emek örgütlerinin ve emek önderlerinin bu konuyu sağlıklı bir şekilde değerlendirmesi ve bu durumdan, emekçiler lehine sonuçlar çıkartmaları gerekiyor.
    Diğer yandan Taksim Meydanı’nı herkese açan yöneticiler, neden emekçilere kapalı tutuyorlar? Bunun nedenlerinden birisi de sanırım ABD’nin soğuk savaş yapılanmalarının kalıntılarının, şimdi karar verici durumda olmasındandır. Vatan elden gitse de bu soğuk savaş kalıntıları, emekçilerin karşısında yer almaya devam edecektir. Çünkü onlar için önemli olan, emek düşmanlığıdır. Sınırlı düşünme kapasitesine sahip olan beyinleri, yıllar önce nasıl kurulduysa öylece kalmıştır. ABD’nin soğuk savaş yıllarında izlediği politikaların gereğidir bu. Böyle bir politikanın maşası olmak, ancak “sınırlı bir düşünme kapasitesine” sahip olanların harcıdır. O dönemde özgür düşünen insanlar, zaten bağımsız ve demokratik bir Türkiye istiyorlardı. Emperyalizme karşı bağımsızlığın, sömürüye karşı emeğin ve mazlumun yanında yer alıyorlardı. Böyle oldukları içindir ki birçok genç fidan, ABD’nin soğuk savaş elemanlarınca kırıldılar.
    Deniz’ler de bundan 35 yıl önce bu kıyımı yaşadılar. Ama onlar bugün; gençlerin, ülkemiz insanının ve insanlığın haksızlığa karşı dik duruşunun simgesi oldular.
    Çünkü onlar, “ne bir haram yedi, ne de bir cana kıydılar. Toprak kadar temiz, su gibi aydındılar”...
    Tabii onları tanıyanlar için... Tanımayanlara söyleyecek sözümüz yok.
    Ama onların bu özelliklerini bilerek karşı olanlara, sözümüz elbette ki var.
    İstanbul’da 1 Mayıs’ta terör estirenler, Deniz’lerin anılmasını yasaklamak istemektedirler. Gerekçe olarak da Deniz’lerin, “terör örgütünün kurucusu ve lideri” olduklarını ileri sürmektedirler.
    Gerçek terörü estirenler, gençleri bombalayanlar veya bombalayanları koruyanlar, bugün devlet kademelerinde yükseliyorlar. Bir cana bile kıymayan, bugün yargılanacak olsa ölümle cezalandırılması mümkün olmayan bu güzel insanları, bazı “görevliler” hâlâ terörist olarak görüyor. Bu mantığa sahip olanlar, “kalıntı” değilse nedir?
    Bugün meydanlarda yürüyen milyonlarca insanın attığı sloganlardan biri de “Ne ABD ne AB; bağımsız, demokratik Türkiye!” Bu sloganın atılmasında Deniz’lerin yaktığı ateşin yansımasını görmemek mümkün mü?
    Bu yürüyüşlerdeki dövizlere baktığımızda, sadece gerici-şeriatçı yapılanmaya değil özelleştirmelere, ülke topraklarının ve kaynaklarının yerli-yabancı çıkar çevrelerine satılmasına da karşı çıkıldığı görülmektedir.
    Şimdi bu yürüyüşleri, bazı düzen partilerinin türban karşıtlığı temelinde, tek çatıda birleşmeleri için kullanma ve böylece toplumsal uyanışı afyonlama girişimi de bu kalıntılarla paralel bir davranış değil mi?
    Kısacası bu ülkede insan haklarına, emeğe, bağımsızlığa, demokrasiye tavır alanların geçmişlerine bakarsanız, mutlaka soğuk savaş döneminde özel eğitimden geçirilenlerin ağırlıkta olduklarını görürsünüz. Bunlar kalıntılardır. Bu kalıntıları bu halk, eninde sonunda hak ettikleri yere süpürecektir!..
    Enver Şat
    www.evrensel.net