15 Temmuz 2007 00:00

hak verilmedi alındı

15 Temmuz 1963, Türkiye’de grev ve toplu iş sözleşmesi hakkının yasal olarak tanınmasının yıldönümü. Osmanlı’dan bu yana Türkiye topraklarında grev hakkının kullanılması, ilk kez yasal hale geldiği 15 Temmuz 1963 yılına kadar hep tartışmalı olmuştur.

Paylaş

15 Temmuz 1963, Türkiye’de grev ve toplu iş sözleşmesi hakkının yasal olarak tanınmasının yıldönümü. Osmanlı’dan bu yana Türkiye topraklarında grev hakkının kullanılması, ilk kez yasal hale geldiği 15 Temmuz 1963 yılına kadar hep tartışmalı olmuştur. 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra hızla artan eylem ve direnişlerin önüne geçebilmek için 1909 yılında grev anlamına gelen “Tatil-i Eşgal” (İşin Durdurulması) Yasası çıkarıldı. Bu ve benzeri yasalar, Türkiye’de işçi sınıfının her tepkisinin şiddetle bastırılmasının, ezilmesinin temel gerekçesini oluşturdu.
Cumhuriyetle birlikte grev ve direnişler yaygınlaştı ama bu eylemler genellikle yabancı sermayeli ve gayrimüslimlere ait iş yerlerinde yaşandı. O dönem devlete ait iş yerlerinde grev yasaktı. Çünkü tıpkı “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz” sloganı gibi, “Türkün Türkü, Müslümanın Müslümanı sömürmeyeceği” anlayışı benimsenmişti. Bu yüzden 1929’da yabancılara ait işletmeler devletleştirildikten sonra işveren artık gayrimüslim olmadığı için grev tamamen yasaklandı. 1936’da ilk İş Yasası, 1938’de Cemiyetler Kanunu ile “sınıf esasına dayalı cemiyet kurma” yasaklandı ve 1947’ye kadar bu yasaklar devam etti.
1947 yılında çıkan 5018 sayılı Sendikalar Yasası, kurulacak sendikaları devletin denetimi altında tutma olanaklarını tanıyan bir düzenleme olarak ortaya çıktı. Yeni kurulacak sendikaların, üyeleri adına toplusözleşme ve grev yapmaları yasaktı. O dönem kurulan sendikaların oluşturduğu “bölgesel sendika birlikleri”, grev ve toplusözleşme hakkı için mücadele vermeye başladılar. Türkiye işçi sınıfının grev hakkı için verdiği mücadelenin başarıya ulaşması ise ancak 16 yıl sonra oldu.

Hakkın kazanılması
1960’lara gelindiğinde Türkiye’deki sanayi işçisi sayısı bir milyonu aşmıştı. Bu rakam, 1950’nin iki katıydı. 1961 Anayasası işçilere grev ve toplusözleşme hakkı verileceğini ve bu durumun kanunla düzenleneceği belirtiyordu. Hakların hemen yasalaşmaması üzerine, 1961 yılından itibaren işçiler ve sendikalar protestolara başlayarak yasaksız ve kısıtlamasız grev hakkı istediler.
27 Mayıs darbesinin hemen ardından kurulan hükümette Çalışma Bakanlığı yapmış olan ve Türkiye’de sosyal politikanın öncüsü sayılan Cahit Talas’ın, işçilerin Anayasa’da belirtilen hakları ile ilgili olarak hazırladığı yasa, dönemin CHP hükümetinde uzun süre gündeme getirilmedi. Buna karşılık başta Saraçhane mitingi olmak üzere, Kavel Direnişi’nin doğrudan etkisiyle grev ve toplusözleşme hakkının yeniden gündeme gelmesi, o dönemde yapılan işçi eylemleri ve direnişlerin, yasanın çıkışındaki etkisini artırdı.
Türkiye’de ilk Grev ve Toplu Sözleşme Yasası’nın kabul edilmesi, 1961-1965 dönemlerinde CHP hükümetinde Çalışma Bakanlığı yapan Bülent Ecevit zamanında oldu. Bu durum, hem Ecevit’in “işçi dostu” olarak nitelenmesine neden oldu, hem de grev ve toplusözleşme hakkının işçilerin ve sendikalarının kararlı mücadelesi ile alınmadığı; Ecevit’in sayesinde “verildiği” yönünde, bugün de etkili olan bir propagandaya dönüştü. Bugün bile kimi sendikal ve akademik çevrelerce dillendirilen “Türkiye işçisi haklarını mücadele etmeden kazandı” ifadesi, “Türkiye’ye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen resmi zihniyetin devamı olarak ortaya çıktı.

Saraçhane mitingi ve Kavel Direnişi
Türkiye’de grev ve toplusözleşmeyi düzenleyen söz konusu yasanın kabul edilmesinde, 31 Aralık 1961’de 200 bin işçinin İstanbul Saraçhane’deki dev gövde gösterisi dahil olmak üzere 1961, ‘62 ve 63’teki irili ufaklı 176 işçi eyleminin doğrudan etkisi oldu. Türkiye’nin her bölgesinden işçilerin katıldığı Saraçhane mitinginde grev hakkı için işçilerin genel grev tehdidinde bulunması ve grev hakkını fiili olarak kullanan Kavel işçilerinin direnişinin etkisi hep göz ardı edildi. Grev ve toplusözleşme hakkının kazanılmasında Kavel Direnişi’nin etkisini, “yasa dışı” Kavel grevine katılan işçilerin cezalarını iptal eden özel bir maddenin yasaya eklenmiş olmasında görmek mümkündür.
1961 Anayasası’nda grev ve toplusözleşme hakkının herhangi bir kısıtlama yapılmaksızın, kanunla düzenleneceğine işaret edilirken, bu hak 1963 yılında düzenlenen yasayla sınırlandı ve birçok şarta bağlandı. Bu anlamda, kelime kökeni yasaklamaktan gelen “yasa”, grev ve toplusözleşme hakkını sınırladı, bazı durumlarda hiç kullanılmayacak hale getirdi.
12 Eylül 1980 darbesi, toplu iş sözleşmesi düzenini hem “hukuken” hem de “fiilen” ortadan kaldırdı. 1982 Anayasası ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ise çalışma hayatına ciddi yasaklar getirdi. Yüzde 10 iş kolu barajı ile sendikaların eli kolu bağlandı, grev yasağının kapsamı genişledi, zorunlu uzlaşma anlamına gelen hakem uygulaması vb. pek çok yasakçı uygulama hayata geçirildi. Neredeyse “Bu iş yerinde grev vardır” yazısı asmak dışında her şey yasaklandı.
Ancak her türlü yasaklamaya rağmen işçiler, sonraki dönemde önce kendilerine güvenerek, birçok hakkı siyasal iktidardan dilenerek değil kendi öz güçlerine dayanarak almayı öğrendiler. Türkiye işçi sınıfı, Sungurlar’ı, 15-16 Haziran’ı, TARİŞ Direnişi’ni, Bahar Eylemleri’ni ve daha nicelerini yaratarak, sorunun sadece “yasal” engellemeler olmadığını; başarının, işçi sınıfının kararlılığı ve örgütlü mücadelesinden geçtiğini dosta düşmana gösterdi.
“Hak verilmez alınır!” ifadesi, Türkiye işçi sınıfının yürüttüğü mücadele içinde bir taraftan hak ettiği anlamı kazanırken, diğer taraftan ülkenin dört bir yanında yasaklar ve baskılara rağmen örgütlenme mücadelesi veren yeni işçi kuşaklarına kılavuzluk etmeye devam ediyor.
Erkan Aydoğduoğlu
ÖNCEKİ HABER

tersaneliyim ben, taşkızaklı!

SONRAKİ HABER

Tren faciasıyla ilgili gözaltında bulunan 3 kişi adliyeye sevk edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa