06.01.2008 06:00
fincancı katırları meselesi
2008 yılı Nasrettin Hoca yılı. Nasrettin Hocanın pek de özenilip kıskanılacak bir dönem yaşamadığını biliyoruz. Dünyamızın da onun döneminden pek farkı yok. Açlıksa açlık, yokluksa yokluk, savaşsa beş beter...
2008 yılı Nasrettin Hoca yılı. Nasrettin Hocanın pek de özenilip kıskanılacak bir dönem yaşamadığını biliyoruz. Dünyamızın da onun döneminden pek farkı yok. Açlıksa açlık, yokluksa yokluk, savaşsa beş beter... Her neyse, Nasrettin Hocanın bir fıkrası, uğraştığımız işe uyduğundan mıdır nedir pek hoşuma gider. Bilirsiniz ya, bir de ben anlatayım:
Bir ara Nasrettin Hoca, ahret, kabir azabı, meleklerin sorgusu falan konularının içyüzünü öğrenmeye niyet etmiş. Konu komşuya da söyleyip kendini bir mezara gömdürmüş, sorgu meleklerini beklemeye koyulmuş. Gün kararmaya başlamış ne gelen var ne giden. Hoca sıkılmış sıkılmaya ama şu öteki dünyada ne var ne yok ille de öğrenecek. Derken bir yerlerden çıngırak sesleri gelmeye başlamış. Hahdemiş Hoca, sorgucular geliyor, onları saygıyla karşılayayım! Ve ayağa dikilmiş. Meğer çıngıraklar, fincan taşıyan katırların çıngıraklarıymış. Bir şehirden ötekine fincan götürüyormuş tüccarlar. Hocanın beyaz kefenle fırlayışı katırları ürkütmüş. Gemi azıya alan katırlar sırtlarından yüklerini fırlatmışlar. Fincanlarının çoğunun sizlere ömür olduğunu gören tüccarlar da Hocayı pataklamaya başlamışlar. Aman zaman dinlemeden, Allah yarattı demeden vermişler sopayı. Sonra da zavallıyı ortada bırakıp gitmişler.
Hocacık, sorgudan çıkmış zanlı gibi zor şer tutmuş köyün yolunu. Yolda köyden birine rastlamış. Adam, Hocanın kan içindeki kefenine, yarılmış başına, bitkin haline bakıp önce şaşırmış. Sonra biraz da Oh olsun tonuyla Eee Hoca demiş öteki dünyada ne var ne yok? Hoca soluklanmış, zorlukla gülümsemiş. Ve cevap vermiş: Eğer fincancı katırlarını ürkütmezsen, hiçbir şey yok!
Ve yine bilirsiniz, fincancı katırlarını ürkütmek, dilimize zararı dokunacak bir kimseye/kimselere karşı olumsuz bir davranışta bulunmak anlamında deyim olarak yerleşmiş. Fincancı katırlarının en çok yazı-çiziden ürktüğünü bir yana koyup, fincan denen kahve içme kabı, taa Hoca döneminde Anadoluya getiriliyor muydu, götürülüyor muydu, ona bir göz atalım.
Kütahya adında bir yer
Anadolu, topraktan pişirilme çanak çömleğin anayurdudur dersek, belki yanlış olur ama yalan da olmaz. Çünkü Anadoluda seramik üretiminin tarihi İsadan 6 bin yıl öncelerine kadar uzanmaktadır. Çatalhöyükte bulunan Hititler tarafından yapılmış olan kap kacak da göstermektedir ki coğrafyamızda çömlekçilik geleneği 8 bin yıllıktır. Tarih boyunca kil değişip dönüşüp, çarktan geçip kap, kadeh, ocak, kandil, oyuncak, boncuk, takı gibi günlük hayatta kullanılan değişik form ve şekillerde ürünler olarak karşımıza çıkar. Kimi kez çiçek çiçek, dal dal bezenip, sırla fırıl pırıl edilip, levha levha duvar süslediği de görülmektedir. Hepimiz bu tür levhalara çini dendiğini de biliriz. Osmanlılar bu tür ürünlerden duvara kaplanan levhalara çini, kap kacak olana evani derler.
Selçuklular döneminde Konya ve İznik, Osmanlılar döneminde İznik ve Kütahya, önemli çini üretim merkezleri olmuşlardır. Kütahyada, 7 bin yıllık geçmişi olan antik Kotiaeion olarak anılan bölgede çok eski tarihlerden bu yana seramik üretimi yapılır. Seyitömer Höyük ve Ağızören Nekropolünde yapılan kazılarda Hitit dönemi seramikleriyle seramik yapımında kullanılan araç ve gereçler, seramik kalıpları, fırın malzemeleri, pişirme ocakları bulunmuştur. Her çağdan seçkin seramik örnekleri, Kütahya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Osmanlı döneminde de Kütahya, beyaz hamurlu sır altı bezeme tekniğine sahip çini üretimine İznikten daha önce başlamış. Ama sır altı tekniğine daha geç başlayan İznik atölyelerine saraydan cami, türbe, medrese, hamam, saray, imaret, kütüphane, köşk benzeri yapılar için çini ısmarlanmış. Bu atölyede daha çok saray nakkaşhanesinde hazırlanan desenler ve bu desenlere benzer desenli çini üretimi yapılmış. Kütahya Osmanlı sarayından gerekli ilgi ve desteği görmemiş, ancak kendine özgü form ve desen çeşitliliğini yaratabilmiştir.
İznik çiniciliği, 17. yüzyılın başında Osmanlı Devletinin yaşadığı siyasi ve ekonomik kriz ve Çin porseleni hayranlığından zarar görmüştür. Çin ürünlerinin İznik çinilerinden daha değerli sayılması, İznik çinilerinin (ve evanilerinin) saraya girmesini engellemiştir. Bu durum İznik çini fırınlarının kapanmasına yol açarken halka yönelik çini ve evani üretimi yapan Kütahya çiniciliği bundan pek etkilenmemiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra İstanbul ve Anadoludaki yapılara gereken çiniler de Kütahyada üretilmişlerdir. Kendisi de Kütahya asıllı olan Evliya Çelebi, 1671 yılında Kütahyada 34 atölyede üretim yapıldığını yazar.
Biliyorum, Fincancı katırlarından kalkıp nereye geldik diyorsunuz ya... Bunları yazmadan nasıl söz ederim fincancı esnafından?
18. yüzyılda çini esnafı arasında rekabet
Günümüzden de bilirsiniz, bir mala rağbet başlayınca üreticiler arasında rekabet başlar. Bu çekişme genelde ücretlere işçi aleyhine yansır. Çünkü maliyeti düşürmek için ilk akla gelen, emeği daha ucuza almaktır. İznik atölyeleri kapanınca Kütahyada da böyle bir durum yaşanmış olmalı ki, bu durum 1766da imzalanan Fincancılar Esnafı Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Bazı çevreler bu anlaşmayı tarihteki ilk toplusözleşme sayarlar.
Sözleşmenin maddelerini sıralamadan önce şunu açıklamalıyım. O dönemde üretim yapanlar çırak, kalfa, usta olarak yetenek ve deneyine göre sınıflandırılmaktadırlar. Bu sınıflandırma bir jüri önünde gerçekleştirilmekte, derece yükseltmeler de sınavla (ve kadro açıldıkça) yapılmaktadır. Bu dönemde üretim yapanlar esnaf olarak adlandırılır. Arapça sınıf sözünden türeyen esnaf adı bugün de kullanılmaktadır. Bu tanım, bugün iktisadi faaliyeti, parasal çalışmasından çok beden çalışmasına dayanan ve kazancı ancak geçimini sağlamaya yetecek kadar az olan zanaat ve ticaret erbabına aittir.
Osmanlı döneminde esnaf sınıfının kurduğu üretim kooperatifiyle sendika karışımı düzenli kuruluş lonca adını alırdı. Her iş dalının loncası, şikayetleri ve devletle ilişkilerini izleyen kıdemli görevlisi, ustalık işlerine bakan, kendi başına iş sahibi olmasına izin veren yetkilisi bulunurdu. Kütahya Fincancı Esnafı Anlaşması konusunda geniş bir araştırma yapan Ahmet Ünsürün, esnaf örgütlenmesi ve yönetimiyle ilgili yazdıkları şöyle özetlenebilir: Osmanlı İmparatorluğunda, esnaf teşkilatları bir başkan ile yönetildiklerinden esnafların dertlerinden bu başkan sorumluydu. Bu başkana kethüda denilirdi. Esnaf Kethüdası tayini için kethüda tayin olunacak şahsı, ait olduğu sanat kolunun mensuplarının uygun görmesi şarttı. Kethüda tayinini İstanbulun berat-ı şerifle onaylaması gerekli idi. Kötü mal yapıldığında ya da kendisine bağlı esnaflar zarar gördüğünde, Esnaf Kethüdası mahkemeye başvururdu. Esnaf Kethüdası hakkında yakınma olursa hatt-ı hümayunun değiştirilmesi için padişaha başvurulurdu.
Performansa göre ücret
Dönemde dükkan açma işi de devlet iznine bağlıdır. Esnaf Kethüdası dükkan açmak isteyenlerin durumunu inceler; o uygun görür o esnaf grubunda olanlar da razı olurlarsa, devletin izni ile dükkan açılırdı.
Kütahya Şeriyye Mahkemesi, Kadı Ahmet Efendi dönemine ait SİCİLin 57. sayfasına kayıtlı Fincanlılar Esnafı Anlaşması, dünyanın ilk toplusözleşmesi sayılsa da sayılmasa da 18. yüzyıl Osmanlı Türkiyesi çalışma hayatı ile ilgili önemli bilgiler içermektedir. Ahmet Ünsür, sözleşme metninde üretimde kaliteye öncelik verildiği, kaliteli üretimin teşvik edildiği, aksine davranışların ise cezai müeyyideler içerdiğini vurgular. Ücretler için de şu açıklamayı yapar: Sözleşmenin, performansa dayalı bir ücret sistemini öngördüğü görülmektedir. Üretim artışı nispî olarak ücrete yansımaktadır.
Hicri Safer 1180/Miladi Temmuz 1766 tarihli Kütahya Fincancılar Esnafı Anlaşması, yabancılara verilen önceliklerin (kapitülasyonlar) yerli sanayiyi hırpaladığı, devletin düzenlediği ücretlerin yetersiz kalmaya başladığı dönemde imzalanmıştır. Ve dönemin en yüksek ücret alan inşaat çalışanlarına denk değerde ücretler içermektedir. Kütahyada Hicri 4 Safer 1180 (Miladi 13 Temmuz 1766) tarihinde, Vali Ali Paşa huzurunda, Anadolu Eyaleti Kethüda Çavuşu Salih Ağa tarafından; Abdülkadir Çavuş, İbrahim Çavuş ve Müderrisinden Muhyizade Muhittin Efendilerin katılımı ile imzalanan 1766 tarihli Fincancılar Esnafı Anlaşmasına göre:
a. Bir kalfa en az 100 has fincan işlemesi karşılığı 40 akçe,
b. Bir kalfa en az 150 has fincan işlemesi karşılığı 60 akçe,
c. Bir şakird (acemi işçi) en az 100 bayağı fincan işlemesi karşılığı 24 akçe,
d. Bir şakird en az 250 bayağı fincan işlemesi karşılığı 60 akçe yevmiye alacaktır.
Ahmet Ünsür bu ücretlerin piyasa değerlerini şöyle açıklar:
a. En az 100 has fincan işleyerek 40 akçe yevmiye alan bir kalfa, bu yevmiyesi ile 2 okka (1 okka 1283 gr) et veya 6.5 kıyye (l kıyye: yaklaşık 1 okka: 1282 gr) ekmek ya da 0.55 kıyye zeytinyağı alabilmekte idi.
b. Eğer kalfa en az 150 has fincan işleyerek 60 akçe yevmiye alıyorsa, bununla 3 okka et veya 10 kıyye ekmek ya da 0.83 kıyye zeytinyağı alabilecektir.
c. Eğer şakird (çırak) en az 100 bayağı fincan işliyorsa 24 akçe yevmiye alacaktır. Bu yevmiye ile 1.2 okka et veya 4 kıyye ekmek ya da 0.33 kıyye zeytinyağı alabilecektir.
d. Eğer şakird en az 250 bayağı fincan işliyor ve karşılığında 60 akçe alıyorsa, bununla 3 okka et veya 10 kıyye ekmek ya da 0.83 kıyye zeytinyağı alabilecektir.
Kürek cezası
Sözleşmede, sözleşmeye taraf olan kalfa ve ustaların adı bir bir sayılmaktadır: (...)Fincancılar Esnafı kalfalarından Artin Veled Uzun ve Acem oğlu Ohannes ve Boğos oğlu Serkis ve karındaşı Hoseb ve oğlu Artin ve Tabtab oğlu Mardiros ve Çolak Serkis ve Garabet oğlu Gazer ve Han oğlu Serkis ve İnancı oğlu Serkis ve David oğlu Karabet ve Nurcan oğlu Nurcan(...) usta Artin ve Agob oğlu Artin veledi Hayrabet ve Karakaş yeğeni Agob ve usta Gazer ve Mardiros ve Serkis veledi David ve Sarı oğlu Simadin ve Şişman Murad ve ortağı Murad ve Karakaş oğulları Haci Agob ve Haci Ohannes(...) Ekmekçi oğlu Kirkor ve Tenekeci oğlu Agop nam Üstad... Bu adlar, Kütahyada bu işle daha çok gayrimüslimlerin, daha doğrusu Ermenilerin uğraştığını göstermektedir.
Öte yandan var olan 24 yapım yerinin sayısının değişmeyeceği ve kalfa ve çırakların yönetmeliğe uymadıklarında alacakları cezanın ölüm cezasına denk kürek mahkumiyeti olacağı da belirtilmektedir. (Hulefa ve şakirdandan, herbir vahid, nizamı mezküreyi ihlale bas harekette bulunurlarsa KATLİ bedel VAZI KÜREK olunup tedibatı lazimemiz icra olunsun.)
Acaba Osmanlıya ve tarihe meraklı yetkili, yönetici ve endüstriciler, tarihten alış gücüne uygun ücret yerine yalnız bu ceza maddesini mi öğrenip beğenmişler?
Sennur Sezer
Evrensel'i Takip Et