19 Şubat 2010 00:00

‘Geride göz yaşlarımı bıraktılar...’

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu sene “!f Kült” bölümünde sinema tarihinin en önemli filmlerinden birisi olan “Ben Küba”yı (Soy Küba) sinemaseverlerle buluşturdu.

Paylaş

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu sene “!f Kült” bölümünde sinema tarihinin en önemli filmlerinden birisi olan “Ben Küba”yı (Soy Küba) sinemaseverlerle buluşturdu. “Ben Küba” devrimci içeriğiyle gerçekten de festivalin bu bölümü için belirlenen “Dünyanın bugünkü haline dair söyleyecek sözü olan” temasına son derece uygun bir yapım. Sovyet yönetmen Mikhail Kalatozov’un 1964 yılında çektiği ve hem sinema tarihinde çığır açan teknik yenilik ve yöntemleri hem de duru anlatımıyla dikkat çeken bu siyah-beyaz film, devrimin hemen öncesinden devrime kadar geçen süreçte Küba’da yaşanan gelişmeleri anlatırken, aynı zamanda geçen sene 50. yılı kutlanan Küba Devrimi’ne festivalin bir selamı niteliği taşıyor.
SIRADAN KÜBALININ HİKAYESİ
Filmin en büyük özelliği, devrime giden yolda bilinen ve kahramanlaştırılan isimlere hiç yer vermeden, tamamen sıradan insanların öykülerini ele alması...
Film, dış sesin şu şiirsi sözleriyle başlıyor:
“Ben Küba.
Vaktiyle Kristof Kolomb buraya vardı.
Günlüğüne şöyle yazdı:
“Burası insan gözünün gördüğü en güzel kara parçası.”
Teşekkürler Sinyor Kolomb.
Beni ilk gördüğünde,
Gülüyor ve şarkı söylüyordum.
Yelkenlerini selamlamak için palmiyelerimin yapraklarını sallamıştım.
Gemilerinin mutluluk getirdiğini sanmıştım.
Ben Küba.
Gemiler şekerimi aldılar ve yerine gözyaşı bıraktılar...
Şeker tuhaf şey Sinyor Kolomb.
İçinde o kadar çok gözyaşı olmasına rağmen, tatlı...”
“Ben Küba”; Küba’yı temsil eden hüzünlü bir dış sesle birbirine bağlanan 4 ana bölümden oluşuyor. Her bir bölüm, devrime giden yolda yaşanan toplumsal gelişmelerden örnekler sunarak tarihe damgasını vurmuş bir büyük dönüşüme adım adım nasıl yaklaşıldığını ortaya koyuyor... Bir yanda, lüks ve sefahat içinde yaşamını sürdüren toprak sahipleri, diğer yanda alın teriyle yaşamaya çalışan ya da çalışacak iş bile bulamayanların yürek burkan sefaleti... Devrim öncesindeki Küba’dan manzaralar filmin omurgasını oluşturuyor. Diktatör Batista yönetimindeki ülke, mutlu azınlığın yanı sıra, büyük şirketlerinin sömürü çarkıyla ülkenin adeta kanını emen ABD’nin, ABD’li zenginlerin ve sokakta yalnız rastladıkları her kadına “fahişe” gözüyle bakan gözü dönmüş Amerikalı askerlerin gözünde adeta bir “cennet”. Bu kesimler, o dönem Küba’da egemen olan Amerikan yaşam tarzının, barındırdığı her türlü yozlaşmaya karşın kalıcı olacağına inanıyorlar.
DEVRİME DOĞRU...
Filmin ilk bölümünde, sokaklarda meyve satan romantik bir sevgiliye sahip olmasına karşın yoksulluk ve çaresizlik nedeniyle fahişelik yapmak zorunda kalan genç bir kadın anlatılıyor...
İkinci bölümde, şeker kamışı tarlasının ve evinin de içinde bulunduğu arazinin, toprak sahibi tarafından uluslararası bir Amerikan şirketine satıldığını öğrenen ihtiyar bir çiftçinin buna verdiği tepkiyi izliyoruz. Tepkinin ulaştığı trajik boyut filmin en çarpıcı sahnelerinden birisini oluşturuyor...
Üçüncü bölümün kahramanları; Fidel Castro’nun öldüğü haberini yayarak antiemperyalist mücadeleyi baltalamaya çalışan Batista rejimine karşı direnen ve devrimin yakın olduğu düşüncesini insanlar arasında yaygınlaştırmaya çalışan devrimci üniversite öğrencileri... Batista’nın polisleri, askerleri ne kadar acımasız ve zalim olsa da, öğrenciler kan dökmemek için sonuna kadar direniyorlar. Şiddet uygulama konusunda aralarında tartışıyorlar. Şiddet yanlısı olanı bile küçük çocuklara zarar gelebilir endişesiyle planladığı suikastı hayata geçiremiyor. Tabii içlerinden bazıları için bu naifliğin bedeli, hayatlarını yitirmek oluyor.
Ve son olarak da, ellerin öldürmek için değil tohum ekmek için var olduğu gerekçesiyle başta silahlı mücadeleye karşı çıkan yoksul bir köylünün devlet terörü nedeniyle evini, toprağını ve bir oğlunu yitirmesinin ardından gerilla hareketine katılmayı seçmesine tanık oluyoruz.
GERÇEK BİR KÜLT
Zamanında, Küba ve Sovyetler Birliği’nde yoğun eleştirilere maruz kalan ve gördüğü ilginin azlığı nedeniyle ancak kısa süre gösterimde kalan “Ben Küba”, o dönemde giremediği ABD’de ise yıllar sonra, Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola gibi ünlü yönetmenlerin çabasıyla yeniden keşfedildi. Öyle ki Scorsese, “Sinemaya başladığım dönemde bu filmi izlemiş olsaydım, şu an bambaşka filmler yapardım” sözleriyle “Ben Küba”dan ne kadar etkilendiğini ortaya koydu.
Bilgilendirici ve aydınlatıcı bir propaganda filmi olan “Ben Küba”, aynı zamanda şiirsel ve destansı özellikleriyle de “kült” nitelemesini sonuna kadar hak ediyor...
Mehmet Özyazanlar
ÖNCEKİ HABER

Çocuklar hapisteyken açılım olmaz

SONRAKİ HABER

Fındıklı Festivalinde polis provokasyonu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa