06.11.2005 04:00
Kuruluşunun 24. yılında YÖK -1-
Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca 6 Kasım 1981'de, Prof. Dr. İhsan Doğramacı'nın başkanlığında kuruldu.
SUNU Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca 6 Kasım 1981'de, Prof. Dr. İhsan Doğramacı'nın başkanlığında kuruldu. 12 Ekim 1980 askeri darbesi YÖK ile üniversiteleri, işlevlerini yerine getirememe pahasına denetim altına aldı ve akademik sıkıyönetim kurumu oluşturdu. YÖK Kanunu parlamentodan geçmeden, 1982 Anayasası'yla güvenceye alındı ve uygulamaya konuldu. Yükseköğrenim yaşamının genel ve özel; tüm alanları YÖK'ün sorumluluğu içine girdi. Akademik hiyerarşi, bilimsel çalışmanın dışındaki faktörler tarafından belirlendi. Bu durum bilimsel araştırmaların hızla ortadan kalkmasının zeminini hazırladı. YÖK'ün kurulmasını izleyen dönemde, 200'e yakın öğretim üyesi hiçbir kamu görevinde görev alamayacakları ibaresiyle üniversite kapısının önüne konuldu, 70 binden fazla öğrenci disiplin soruşturmasından geçirildi ve üniversiteden atıldı. Üniversitelerin kendi bütçelerine sahip olma yetkileri, YÖK ile birlikte ellerinden alınırken, 1984 yılından itibaren, "Öğrencilerin eğitim masraflarına katılması" gerekçesiyle harç uygulamasına geçildi. YÖK Kanunu 24 yılda 50'den fazla değişikliğe uğradı. Değişikliklerin hiçbiri öze dönük gerçekleşmedi ve YÖK, aşırı merkeziyetçi özelliğini korudu. Darbeyle birlikte gerçekleştirilen üniversitelerdeki asker ve polis denetimi kurumsallaştırıldı. Üniversiteler kameralarla izlenmeye başlandı, her gözeneğine polis ve özel güvenlik birimleri yerleştirildi. YÖK, her kuruluş yıldönümünde öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından protesto edildi. Kuruluşunun 24. yılında YÖK'ü ve son dönemlerde gittikçe yükselen AKP-YÖK gerilimini öğretim üyeleri ile tartıştık.
YÖK'ü de istemiyoruz AKP'yi de istemiyoruz Prof. Dr. Rıfat Okçabol, Boğaziçi Üniversitesi insanların çoğu, herhalde sevinç, mutluluk duydukları ve umutlandıkları tarihleri anmak, ilgili günleri kutlamak isterler. 6 Kasım, o tarihlerden ya da o günlerden biri değil; 1981 yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun kabul edildiği gündür; Yükseköğretim Kurulunun nasıl yapılandırılacağının ve hangi yetkilerle donanacağının belirlendiği tarihtir; gelişmekte olan üniversitelerimizin yükseköğretime dönüştürülme sürecinin başlangıcıdır. Bugün, üniversitelerden memnun değilsek, bunun nedenlerinin başında yükseköğretim yasası, bu yasayı çıkaranlar ve değiştirmeyenler (öncelikle hükümetler, YÖK ve öğretim elemanları) gelmektedir. Son üç yılı dışarıda tutacak olursak, YÖK bu yasanın verdiği yetkilerle ve başkanlarının anlayış ve tutumuyla YÖK olmuştur. YÖK başkanlarından İhsan Doğramacı'yı Kenan Evren, Mehmet Sağlam'ı Turgut Özal ve Kemal Gürüz'ü de Süleyman Demirel getirmiştir. Bu başkanlar YÖK'ü yönlendirmiş ve uygulamalara damgalarını vurmuşlardır. YÖK'ün, kurulduğundan bu yana, hükümetlerle (hemen her konuda) birlikte hareket ettiği görülmektedir. Özellikle 2003 yılına kadar, hükümetler ne kadar Atatürkçüyse, laikse, bilimselse, demokratikse ve hukuka saygılıysa, YÖK de o kadar Atatürkçüdür, laiktir, bilimseldir, demokratiktir ve de hukuka saygılıdır. Hükümetler halkı yoksullaştıran, ülkeyi iliklerine kadar IMF'ye, Dünya Bankası'na (DB), Avrupa Birliği'ne (AB), ABD'ye ve yeni dünya düzenine bağlayan ve sermayenin hakimiyetini öne çıkaran kararlar alırken YÖK, (daima) hükümetin destekçisi olmuştur. YÖK üyelerinin belirttiğine göre, YÖK'teki kararların çoğu hiç eleştirilmeden ve de tartışılmadan alınmıştır.
YÖK'ÜN DEMOKRATLIĞI Bilindiği gibi, yasa gereği YÖK'ün ilk on yılında, YÖK'ün belirlediği rektör adaylarından biri, cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanmıştır. Şimdiki durumda, üniversitelerin seçtiği altı rektör adayını YÖK üçe indirip cumhurbaşkanına sunmaktadır. Bugün bile, dekanları YÖK atamaktadır. Yasa gereği üniversiteler 1982 yılında yeniden yapılandırılırken, rektör adaylarının ve dekanların önemli bir bölümü "milliyetçiliği"(!) öne çıkmış kişilerden ve/ya da ilgili üniversite/ fakülte dışından seçilmiştir (Güzel, YÖK dünyası. Ekin Belleten, 1991 KIş, s.5-41); 1992 yılında yeni üniversiteler açılırken de benzer bir uygulama olmuştur. 1402 sayılı sıkıyönetim yasası kullanılarak çoğu halkçı/demokrat akademisyenler üniversiteden uzaklaştırılmıştır.
YÖK'ÜN LAİKLİĞİ YÖK, eğitim ve kültür yaşamında "İnsanların Allah'a kul olma şuur ve mesuliyetiyle dolu bir ferdi hayat için yetiştirilmelerini" (Güvenç ve diğerleri, Türk İslam sentezi, Sarmal Yayınevi, 1991, s.214) savunan ve "Din, kültürün özü, kültür de dinin formu olmaktadır. ... Ancak, böyle bir kültürle, iyimser, itaatli, ümitli ve akılcı bir nesil yetiştirmek mümkün olabilir" (DPT, Beş yıllık kalkınma planı özel iktisat komisyonu raporu: Milli kültür, 1983, s.514-515) anlayışını öne çıkaran Türk-İslam sentezini benimsemiştir. İmam hatiplerin, harp okulları dışında kalan yükseköğretim programlarına girmesine 1983 yılında izin vermiştir. 1980'lerin ortalarında, üniversiteye başı kapalı girilmesini yasaklamış, öğretim elemanlarına "hafiyelik" görevi vermiş; kısa bir süre sonra "türbanla olur" demiş; daha sonra da ANAP'ın türbana serbestlik getirecek yasa değişikliklerini desteklemiş; Anayasa Mahkemesi bu değişiklikleri iptal ettiği halde, 28 Şubat sürecine kadar türban yasağı yokmuşçasına hareket etmiştir. 1985 yılında öğretim üyelerine, onları ayrılıkçı ve dinci terör ile laiklik/bilimsellik karşıtı gelişmelere karşı uyaran "Anarşi ve Terör" adlı bir kitap göndermiş, ancak, bu kitapta sakıncalı olduğu belirtilen dinci ve sağcı kuruluşların üniversitelerde palazlanmasını ve tarikatçılığın yaygınlaşmasını kolaylaştıracak yapılanmaya önayak olmuş; üniversiteleri, "aklın, bilimin eleştirel düşüncenin değil, kırsal kültürün egemenliğine terk" etmiştir (C. Şengör, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2001, s.2). Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenini 1998'de ilahiyat fakültelerinde yetiştirmeye başlamış, ayrıca bu öğretmenlere ilahiyat fakültelerinde aldıkları derslere göre ilköğretimde Türkçe ya da Sosyal Bilgiler derslerini okutma hakkı vermiştir.
YÖK'ÜN HUKUKSALLIĞI 2547 sayılı yasanın 3. maddesine göre, yüksek lisans programlarının bir "araştırma" içermesi gerekirken, YÖK, araştırma içermeyen tezsiz yüksek lisans programları başlatmıştır. "Bir üniversite yönetim kurulu bir rektörün başkanlığında oybirliği ile reddettiği bir yükseltmeyi, rektör değişikliği üzerine, aynı bileşimiyle oybirliği ile kabul" (C. Şengör, Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Eylül 1999, s.5) etmesi gibi akademik olamayan ve hukuk dışı uygulamalar pek çoktur. Altıntaş'ın (2002) "YÖK ve Hukuk" kitabı, idari mahkemelere giden ve YÖK/üniversite aleyhine açılan ve çoğu davalının lehine sonuçlanan dava örnekleriyle doludur. "YÖK başkanının Dicle gibi bazı üniversitelere keyfi olarak kaynak ve kadro tahsis etmemesi, bazı rektörlerin de öğretim elemanlarına karşı adil ve objektif olmayan bir tutum takınmaları, üniversitelerdeki tehlikeli gidişi büsbütün" hızlandırmıştır (İstanbul Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Basın Duyurusu, 8 Ekim 2001). YÖK üyeliğinde bulunup onu savunma durumunda kalanlar bile, YÖK'ün "bundan önceki idarelerin yaptığı önemli yanlışlıkları düzeltmekle" (Türker, YÖK'e bu tepki niye? Radikal, 23 Ekim 1997, s.29) uğraştığını belirtirken, en azından YÖK'ün daha önce yeterli olmadığını açıklamaktadırlar.
YÖK'ÜN HALKÇILIĞI Kamu üniversitelerine bir seçenek olarak, vakıf yüksekokulları yaratılmıştır (bizzat YÖK Başkanı tarafından, Bilkent kurulmuştur). YÖK, vakıf ayrıcalığı yetmiyormuş gibi, ANAP'ın devlet üniversitelerini vakıflaştırıp "özel statülü üniversiteler"e dönüştüreceği 9 Nisan 1991 tarih ve 3708 sayılı yasa (Anayasa Mahkemesi bu özel statü durumunu 29 Haziran 1992 tarihli kararıyla iptal etmiş) ile vakıf yüksekokullarına emsali devlet üniversitesinin yüzde 45'i kadar yardım yapılmasını öngören yasasını ve öğrenciden katkı payı alınmasına başlanması düşüncesi ve uygulamasını desteklemiştir. Yurtdışındaki üniversitelerle (State University of New York-SUNY gibi), yasal olmayan ortak programlar üreterek, parası olana ÖSS'de kazanamadığı üniversitelerde öğrenci olma fırsatları yaratılmasına çalışmıştır.
YÖK'ÜN OLUMLU YANLARI! YÖK-DB projesi ile ve de eğitimci bile olmayan DB uzmanlarının önderliğinde, ABD'ye 1986 yılında önerilenlerin bir bölümüne dayalı yeni öğretmen yetiştirme modelini 1997 yılında tepeden inme uygulayan da YÖK'tür. Avrupa'nın hemen her ülkesinden binlerce öğrenci eğitimde uzmanlık alanlarında lisans programlarında öğrenim görürken, Türkiye'deki programları kapatan da YÖK'tür. Ülkede yediden yetmişe herkesi ilgilendiren ilköğretim programlarının (yine yabancıların isteği, önderliği ve önerileri doğrultusunda) değişmesinde ya da liselerin dört yıla çıkarılmasında, sanki onları ilgilendirmiyormuş gibi, eğitim fakültelerinin bu kadar sessiz kalmasının bir nedeni de, eğitim bilimlerinin gelişimini engelleyen YÖK'tür. YÖK'ün olumsuz uygulamaları yukarıda özetlenenlerle sınırlı değildir. Yirmi küsur yıldır yeteri kadar öğretim elemanı yetiştirilememesi, üniversitelerin üniversiteleşememesi ve birer yüksekokula dönüşmesi, ücretlerin yetersizliği, profesörlerle birinci derece kadrolarda bulunan doçentlere ek tazminat verilirken, diğer öğretim elemanlarının dışlanması ve hâlâ onlara ek tazminat verilmemiş olması gibi pek çok karar ve uygulamalar, hükümetlerin olduğu kadar YÖK'ün de sorumluluk taşıdığı konulardır. Bu süreçte, YÖK, 10982 sayılı yönetmelik çıkararak, akademik denetimin sağlanması için Fakülte Genel Kurulu ve Akademik Bölüm Kurulu gibi kurulları oluşturması ile 1989 yılında, sınıf öğretmenliği programını 4 yıla çıkarması, sınıf öğretmenliği programına "Halk Eğitimi" dersini zorunlu ders olarak eklemesi ve Halk Eğitimi bölümlerinin açılmasına izin vermesi gibi eğitsel ve toplumsal gereksinimlere uygun doğru kararlarlar almışsa da, bunların çoğunda geri adım atılmıştır. Şu anki YÖK yönetimi, unutulmamalı ki, laik, demokratik ve sosyal hukuk devletine sahip çıkmaya çalışan bir cumhurbaşkanı tarafından belirlenmiştir ve doğal olarak onlardan laikliğe, bilimselliğe ve hukuka (bir önceki yönetimlere göre) daha çok sahip çıkmaları beklenmektedir. Ancak, temel sorun kişilerin kimliği değil yasanın niteliğidir.
Yarın Prof. Dr. İzzettin Önder, YÖK üyesi Prof. Dr. Ülkü Azrak ve Yrd. Doç. Özgür Müftüoğlu
AKP-YÖK benzerliği ya da ikilemi AKP iktidar olur olmaz acil eylem planını gündeme getirmişti. Acilen çözülecek (!) konuların başında yükseköğretim konusu vardı. AKP'nin ilk eğitim bakanı Mumcu, YÖK yerine YEK'i getirmeye kalkınca kıyamet kopmuştu. Anayasa Mahkemesince iptal edilen (ve YÖK'ün desteklediği) "Özel Statülü Üniversite", AKP'nin taslaklarında, "Özel Statülü Devlet Üniversitesi" oluyor; YÖK eski Başkanı Gürüz'ün bir türlü yasalaştıramadığı ve sermayenin hizmetine girenlere yüksek ücret ödenmesiyle ilgili "Araştırma Profesörü" konusu, AKP'nin taslaklarında, "Araştırma Öğretim Üyeliği"ne dönüşüyordu. Gürüz'ün tasarıları da AKP'nin tasarıları da üniversiteyi sermayenin emrine verecek ve parası olana okuma olanakları sunacak içerikte taslaklardı; halkçı yanı yoktu ve üniversitelere özerklik getirmekten uzak tasarılardı. Kıyamet kopmasının nedeni, yetkinin nerede ve kimde toplanacağı ile ilgilidir: AKP, YÖK'ü, TÜBİTAK gibi ele geçirmek, fiilen siyasileştirip (koyu ya da ılımlı) İslamlaştırmak, yükseköğretimi imam hatipleştirmek istiyor; YÖK de var olan yetkilerini kaybetmemeye çalışıyor. Üniversitelerde bilimselliği ve hukuksallığı hakim kılmak isteyenler, mali, idari ve akademik özerkliğe sahip, öğrencisinden katkı payı istemeyen, toplumdan kopuk olmayan üniversite yaratmak istiyor; bugünkü yükseköğretim yasasını da, bu yasanın yapılandırdığı YÖK'ü de istemiyor; AKP'yi de istemiyor; sermayenin, ABD'nin, IMF'nin, AB'nin vb. hakimiyetini de istemiyor. Ne yazık ki, bu gidiş devam ederse, büyük bir olasılıkla, bir sonraki YÖK başkanının AKP anlayışında ve YÖK üyelerinin de, akademisyenlerin aşırmacılığına bile hoşgörüyle bakacak, laiklikle, bilimsellikle, demokratiklikle ve hukukla pek ilgisi olmayacak (ılımlı!) kişilerden oluşacağı görülüyor.
src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dönÜniversiteler sınıfta kaldı! Uğraş Vatandaş Türkiye'deki üniversiteler, Avrupa'nın yüksek öğrenim standardı olan Bologna Kriterleri konusunda sınıfta kaldı. AB'yi oluşturan ülkelerin kurduğu ve Türkiye'nin de katıldığı Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA), üniversitenin kalitesini gösteren dört kriterde yüksek öğretimimize 5 üzerinden 2 verdi. Bugüne kadar Türkiye'deki 77 üniversiteden sadece 10'u kendini denetlemesi için EUA'ya başvurabilirken, bunlardan da yalnızca 4'ü geçer not aldı.
Sadece dördü 1998 yılında Fransa, İtalya, İngiltere ve Almanya'nın temellerini attığı Avrupa Üniversiteler Birliği, 1999'da Bologna Bildirisi'yle Avrupa Yükseköğretim Alanı'nın kriterlerini belirledi. Bologna Kriterleri, ''Diploma derecelerinin anlaşılır hale getirilmesi, yükseköğretim sisteminin lisans ve lisansüstü eğitim olarak kademelendirilmesi, yükseköğretimde kalite kontrolünün oluşturulması, öğrenci ve akademisyenlerin serbest dolaşımının kolaylaştırılması'' gibi unsurları kapsıyor. Avrupa üniversitelerinin eğitim kalitesini yükseltmek amacıyla kurulan EUA, AB üyesi ülkelerin yükseköğretimleri adına söz söyleyebilmesi nedeniyle büyük bir yaptırım gücüne sahip. Türkiye'den bugüne kadar sadece 4 üniversite, kendini EUA'nın denetimine açarak, Avrupa standartlarında olduğunu kanıtladı. 6 üniversite ise EUA denetiminden geçiyor. Denetimden geçer not alan, Ortadoğu Teknik, Boğaziçi, Uludağ ve İstanbul Teknik Üniversiteleri ile denetim aşamasında bulunan Ankara, Bilkent, Marmara, Erciyes, İzmir Ekonomi ve Bahçeşehir dışındaki üniversitelerin henüz denetime bile açılmamış olması dikkat çekiyor.
Kriterler Bologna Kriterleri'ne göre; üniversitenin kalitesini gösteren ve turuncu not alınan kriterler şöyle:
Denklik uygulaması EUA'nın, YÖK'ün yurtdışındaki üniversitelere uyguladığı denklik gibi, yakında Avrupa Üniversiteler Birliği Akreditasyonu'nu uygulamaya koyabileceği belirtiliyor. Eğer akreditasyon sistemi uygulanmaya başlanırsa, EUA denetiminden geçmeyen üniversitelerden mezun olanlar, akademisyen olarak AB ülkelerinin başını çektiği EUA üyesi 45 ülkenin üniversitelerine kabul edilmeyecek ve Avrupa'da lise mezunu statüsünde kabul edilecek.
Diğer notlar Bologna Kriterleri'ne göre, üniversitelerin ortalama notu ise 3.44. Sarı renkte gösterilen bu puan "iyi performans" olarak nitelendiriliyor. Bologna Kriterleri uyarınca en düşük notu üniversitelerin kalitesinden alan Türkiye, "Kalite güvencesi sisteminin gelişmesi, değerlendirme sistemleri, öğrencilerin katılım düzeyi ve uluslararası işbirliği" yönüyle de yetersiz bulundu. Bologna Kriterleri'ne göre diploma derecelerinin tanınmasında ise Türkiye üniversiteleri olumlu bir gelişme yaşıyor. Bu kriterde verilen Türkiye notu "açık yeşil" yani "çok iyi performans"ta. Bu konuda değerlendirilen Bologna Kriterleri ise şunlar:
Evrensel'i Takip Et