Arjantin Türkiye

Arjantin Türkiye'ye çok mu uzak?

Dünyaya toplumsal açıdan bakanlar açısından heyecan, sempati ve umut ile -ama özellikle heyecan ile- karşılanan gelişmeler gündemde.

Arjantin Türkiye'ye çok mu uzak?Nejat Akalın (*)Dünyaya toplumsal açıdan bakanlar açısından heyecan, sempati ve umut ile -ama özellikle heyecan ile- karşılanan gelişmeler gündemde. Kısa süre önceki heyecan nedeni dünyadaki egemen ve etken politik ve ekonomik güçlerin aslında zaten var olan "Globalleşme" sürecini, karşısında etkin bir sınıf muhalefetini göremeyince ideolojik olarak bilince yükseltmesi karşısında, antiküreselleşmeci tepki ile karşılaşması sayılabilir.Bu ilk tepki gezegenimizin büyük bütünleşme ve sınırsızlaşma anlamında küçülüp köyleşmesi savına karşı antiküresel bir çıkış olarak görüldü, görülmekte. Oysa sermayenin sınırsızlığı karşısında emeğin evrenselliği için kesin söz bundan 150 yıl önce söylenmemiş miydi? Son heyecan ise Latin Amerika'dan yükseldi. Arjantin halkı umutsuzluğunu meydanlara dökmüştü ve bu kimilerimizde yeni umutları yeşertiyordu!

Kendiliğinden sosyal hareketlenmeArjantin, İspanyol ve İtalyan kökenlilerin ülkesi. 1998 yılında yüzde 1000'leri aşan enflasyon ile tanımlanan bir ekonomi. 1991 yılında ulusal parasını Amerikan Doları'na eşitlemiş ve doğal olarak doların patronlarının ürettiği politikalara boyun eğmiş. 90'ların sonuna gelindiğinde, kaçınılmaz olarak durgunluk ve kriz dönemlerini yaşayan dünya kapitalizminin etkisine giren Arjantin, 1997-98'de kendinden çok uzaklardaki Rusya ve Asya krizinden etkileniyor. Arjantin politikasını yönlendirenler ise sermayenin küreselleşmesinin uzakları yakın ettiğinden kaygılanarak 1999'da, Arjantin'in hemen yanı başındaki Brezilya krizini seyrediyorlar. Tüm bunlar yaşananların görünen tarafı. Bu görüntünün arkasındaki toplumsal konumlanış ise gerçekleri daha iyi anlatıyor. Yaşanan patlamayı hazırlayan koşullar bir önceki büyük krizden günümüze 10 yıllık bir süreci kapsıyor. Bu süreç içerisinde Arjantin'deki toplumsal sınıfların konumlanışları sanal olarak farklılaştırılıyor. Yaratılmak istenen tüketim toplumu için ucuz kredi uygulamaları ile aslında sosyal konumlanış açısından altta yer alması gereken çok geniş bir küçük burjuva orta sınıf yaratılıyor. Oluşturulan bu kitle pazarın doğal tüketicileri olmaya zorlanıyor. IMF ve ABD tarafından dayatılan politikalar ile hızlı bir özelleştirme süreci yaşanıyor ve her zaman yapıldığı gibi bu süreç emekçilerin işsiz kalması sonucunu doğuruyor. Özelleştirmeler sonucu sanayisi atıl hale gelen Arjantin ekonomisinde, kârlı görülen kazanç şekli yurtdışından para getirilip ülke içinde kredi dağıtılması şeklinde oluyor. Bu ekonomik ilişkiler yolsuzlukları ve mafya türü örgütlenmeleri güçlendiriyor. Tüm bunlara rağmen ekonominin dışarıdan desteklenmesi -sadece 2000 yılında yapılan yardım 48 milyar dolar- büyük patlamanın öncesindeki rehaveti, yabancılaşmayı besliyor. Kaçınılmaz sona yaklaşılırken, yüzde 20'leri aşan işsizlik, bankalardaki paralarını dahi kullanamayan orta sınıf, milyarlarca dolarlık dış borç, sokakta çalışan çocuk sayısında Brezilya'dan sonra ikinci sırayı almış ve barınma, beslenme ihtiyaçlarını karşılayamayacak denli yoksullaşmış bir ülke ortaya çıkıyor.Arjantin'de krizi hazırlayan koşullar on yıla dağılmışken, yoksunlaşmanın günlük hayatı etkilemesi ani oluyor. Bir Latin Amerika klasiği olarak, ağırlıklı kalabalıkları konforunu yitiren orta sınıflar oluşturmak üzere, Arjantin halkı kendiliğinden bir hareket ile sokaklara taşıyor. Kendiliğinden çünkü herhangi bir sınıfsal yönelişi yok.

Sosyal patlamaların kaçınılmazlığı Arjantin'de toplumsal olaylar başlar başlamaz hemen aynı sorunları yaşayan ve benzer politikalara teslim edilmiş Türkiye'de tedirginlik ve korku yaşanıyor. Duyulan tedirginlik, Arjantin halkının çapulculuğu, Türk aile yapısının karakterli oluşu vb. açıklamalar ile mezarlıkta ıslık çalmaya dönüşüyor. Korku tarihi ve bilimi unutturuyor.Toplumsal patlamalar, kabaca kendiliğinden ve örgütlü olması ile ayrıştırılabilir. Bir tartışma olarak "sosyal patlama" tanımının kendiliğinden gelişen olayları tanımlamasının, örgütlü ve bilinçli hareketlerin ise "sosyal kalkışma" olarak anlaşılması gerektiği gözüküyor. Arjantin'de yaşananlar tam da sosyal patlama tanımına, yani örgütsüz ve kendiliğinden hareketlere -her ne kadar başını Arjantin Komünist Partisi'nin çektiği Sol Birlik ve diğer sol örgütler bir süre sonra olaylara müdahil olsalar da, tam bir örgütlülükten bahsedilemiyor- uygun görülüyor.Kendiliğinden gelişen hareketlerin özelliklerine bakıldığında, önceden planlanmamış, organize olmamış, ani ve beklenmeyen sosyal yıkım ve şoklarla ortaya çıkmış -çoğu zaman yıkım geleceği dahi anlaşılamamış- sonucu ve amacı saptanmamış, anlık ihtiyaçların giderilmesine yönelik olarak başlayan fakat ağırlıklı olarak bu harekete dahil olanların içine düştükleri yoksunluğun öcünü almaya yönelik yıkım hareketlerine dönüşen -Arjantin'de hareketin ilk başladığı dönemde topluluklular yiyecek ve ihtiyaç malzemelerine yönelirken bu daha sonra krizin suçluları olarak görülen bankalara ve kamu binalarına yönelmiştir- bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu uzun tanımın aslında üç ayırt edici özelliğinden bahsedilebilir; öncesizdir, planlanmamıştır, kendiliğindendir; başlama zamanı saptanamaz -ancak beklenilir olabilir- ve günceldir; varmak istediği saptanmış bir amacı yoktur -bu, hareketin belli bir anında müdahale edilemeyeceği ve örgütlü bir hale getirilemeyeceğini göstermez. Diğer taraftan kendiliğinden ve örgütlü sosyal hareketlerin ortak noktası, sınıfsallıklarıdır. Her iki durumda artık içinde bulundukları koşullarda yaşamak istemeyen herhangi bir sınıfın öfkesini yansıtıyor. Aile yapısının, hatta inanç sistemlerinin, toplumsal davranış normlarının, coğrafya özelliklerinin, jeopolitik konumlanışların farklılıkları, sosyal patlamanın önünde engel olması düşünülemez -bazı toplumsal özelliklerin toplumsal hareketlilikleri geciktirdikleri doğru olmasına rağmen, gecikme gerçekleşmeme değildir. Yaygın bir söyleyişle, yoksullaşan veya yoksullaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalan toplumsal sınıflar için bıçağın kemiğe dayandığı noktada patlama -Ülkemiz politikacılarının tanımlamaları içinde çapulculuk- bilimsel olarak kaçınılmazdır. Bilimsel olandan kaçıldıkça yaşanan gerçeklerden de uzaklaşılıyor. Yaşanan gerçekler, kendini tarih olarak ortaya koyuyor. Arjantin korkusuyla, bizde olmaz korosuna katılanlar 6-7 Eylül olaylarını, Konya, Maraş, Sivas ayaklanmalarını görmezlikten geliyor, 15-16 Haziran kalkışmasını, Zonguldak direnişini, Gazi başkaldırısını, 1989 Bahar Eylemlerini ise hatırlamak istemiyor. Oysa yakınlarda, daha Şubat krizinin hemen ertesi sayılabilecek bir zamanda, orta sınıf olarak tanımlanabilecek küçük üretici ve esnafın Ankara'nın orta yerinde nasıl bıçağın etle buluştuğu, kemiğe ramak kaldığı sırada bizde nelerin olabileceğini fazlasıyla gösterdi.

(*) Sosyolog
www.evrensel.net