Anadolu

Anadolu'yum ben anlıyor musun?

Ahmed Arif, şiirleri kitap haline gelmeden, el yazılarıyla elden ele dolaşması yüzünden geçirdiği soruşturmalardan, '51 Tevkifatı sonrasında ünlü Sansaryan Hanı'ndaki işkencelere kadar birçok baskıyla karşılaştı.

Anadolu'yum ben anlıyor musun?
Sinan Gündoğar
Ahmed Arif'i tam anlamıyla kavramak için, onun "etki" alanına girenlere ve girmeyenlere bir göz atmak gerekiyor. 1943-1946 yılları arasındaki ilk dönem şiirlerinde çok açık bir şekilde Faruk Nafiz, Ahmed Muhip, Ahmed Hamdi, Cahit Külebi, Behçet Necatigil gibi, o dönemin ünlü şairlerinin etkisi açıkça görülmektedir. Ancak ilginç olan bir ayrıntı vardır ki, Ahmed Arif'in kendi sesini bulacağının işaretidir.
1940'lar Orhan Veli'nin pek revaçta olduğu, Garip akımının bir devrim olarak algılandığı bir dönemdir. Doğal olarak ortaya çıkan her şair de, günlük olayları, günlük konuşma dili ve biraz da mizahla süsleyerek ürünler ortaya koymaya çalışmaktadır. Ahmed Arif ise, bu yönteme hiç yüz vermez.
O dönemdeki şairler, İstanbul'daki yaşam tarzlarıyla, kendilerine örnek aldıkları Fransız şairlerine paralel bir yapıdadırlar. Oysa Ahmed Arif, "sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmş bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğu"dur.
Ancak bu dönemlerde, Garip akımı dışında yer alan şairler de vardır. Rıfat Ilgaz, A. Kadir ve tabii ki Nâzım Hikmet. Şiir dünyasında Nâzım Hikmet olgusu, aynı zamanda, birçok şair için bir "tehlike"dir.
Bunu en iyi aktaran da yine Ahmed Arif'in kendisidir: "Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım'ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı kesilir. Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir?"
Ahmed Arif'in bu düşüncesi bir dönemin anatomisi niteliğindedir. Çünkü birçok insan, Nâzım'dan sonra şiir yazmanın boşuna bir gayret hatta saygısızlık olduğunu düşünüyordu. Ancak Ahmed Arif, "Nâzım gibi şiir yazmak ile, Nâzım'dan sonra şiir yazmak arasındaki uçurumu" çok net bir şekilde kavramıştı.
1947-48'den sonra ise, kendine bir yol bulmak için kendini sorgular ve bu dönem, "Rüstemo"yu yazar. Rüstemo, Ahmed Arif'in, kendi çizgisini bulduğu ilk şiir olarak algılanabilir. Ancak, kendine ve şiirine eleştirel yaklaşabildiği için, bu şiirini kitabına almaz. "Rüstemo", yayınlandığı dergilerde kalır.
Ankara'daki üniversite yılları, bilinçlenme, derneklerde görev alma ve tabii ki, soruşturmalardan, işkencelerden geçme evrelerinden sonra, artık devrimci bir bakışla, yaşadığı olayları kavrayan, günlük sorunları şiirlerine yansıtabilen bir şairdir.
Ahmed Arif'in şiir anlayışını, duyarlılığını ve etki alanları konusundaki en iyi yargı şüphesiz Cemal Süreya'nın yaptığı değerlendirmede gizlidir: "Ahmed Arif'in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar vardır. Nâzım Hikmet şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan 'büyük ve bereketli bir ırmak' gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan. Yaşsız dağları, 'asi' dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. Daha deniz görmemiş' çocuklara adanmıştır."
Yaşamdan beslenmek
Ahmed Arif'in günlük yaşamında karşılaştığı ya da, etkilendiği gerçek olayları şiire yansıtmadaki başarısı konusundaki en iyi örneği, şüphesiz "33 Kurşun"dur. Şiir, tarihe "Özalp Olayı" ya da "Muğlalı Olayı" diye geçen olayı işler. 30 Temmuz 1943 tarihinde, Van'ın Özalp ilçesinde 32 insan, III. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın buyruğuyla, yargısız olarak kurşuna dizilirler. Bu 32 kişiden biri olan İbrahim Özay, ağır yaralı olarak İran'a kaçmış ve olayı oradan Türkiye'ye ihbar etmiş 7 ay sonra ölmüştür. Bunun ardından birçok şikâyetler olur, Meclis'te araştırma komisyonu oluşturulur. Olay, 30 Nisan 1958 günlü, komisyon raporunda gün ışığına çıkarılır.
Yani olaydan tam 15 yıl sonra: "1943 senesi Temmuz ayında idari makamlar tarafından Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu'na göre gözaltına alınan 33 kişi daha sonra askeri makamlara teslim edilmişler ve içlerinden bir kadın serbest bırakıldıktan sonra geriye kalan 32 kişi Türk-İran sınırındaki Çilli gediği olarak bilinen bölgeye görütülerek, üzerlerine piyade tüfekleri ve hafif makinalı tüfeklerle ateş edilmek suretiyle kurşuna dizilmişlerdir..."
Ahmed Arif, Zahir Güvemli'nin 1950'de Hürriyet gazetesinde çıkan bu konuyla ilgili röportajını okumuş ve bundan çok etkilenmiştir. Bir ağıt olarak tasarladığı, hiçbir zaman yayımlamayı düşünmediği "33 Kurşun" çok kısa zaman içerisinde, elden ele dolaşır. Bu şiiri farklı kılan bir diğer özellik, şairin, kendi yaşantısı dışında olsa bile, başkasının dilini kendisinin dili gibi söyleyebilmiş olmasıdır.
Şiirinin yapısı
Ahmed Arif'in şiirinde, organik bir bütünlük söz konusudur. Hiçbir zaman, parçalı bir durumla karşılaşmak mümkün değildir. Ancak buna rağmen, şiirin içerisinde, kendini öne çıkaran mısralar vardır. Başka bir deyişle, Ahmed Arif, insanları gerçekten yüreğinden yakalayacak mısralar kullanabilen bir şairdir.
Onun şiirindeki belirleyici bir diğer özellik de, kullandığı dildir. Günlük hayatta kullanmılmayan, ancak masallardan türkülere, halk edebiyatı içerisinde bulunan birçok kavramı kullanır. Üstelik bu kavramları kullanırken, anlamları genişletmeyi de dener. Kelimeyi, şiirin içerisinde, farklı anlamlar taşıyacak tarzda kullanır. Bu sözcükler, mısraların özgün kuruluşuna ve şiirde bir yoğunlaşmaya yol açıyor. Konuşmayla özdeşleşiyor, halkın canlı, doğal sesini yakalıyor. Ancak hiçbir zaman şiir dilini konuşma diline indirgemiyor. Bu da imge kavramını getiriyor. Ahmed Arif'in şiirinde, imgeler çarpıcıdır, düşünce vurucudur ve ilk anda hissedilir. Başka bir deyişle, onun şiiri hiçbir zaman imgenin egemenliği altına girmez. İmge kimi zaman bir mısradaki bir ayrıntı, kimi zaman ise, şiirin bütünü olarak çıkıyor karşımıza. Onun şiirindeki mısraların kısalığı, birbirine kolaylıkla bağlanabilmesi de, şiirinin okuru etkilemesine yardımcı oluyor. Buna karşın, her mısra, her benzetme, kendi içinde derin anlamlar taşır. Onun kelimelere yüklediği işlev biraz da bununla bağlantılıdır.
Şiirinin içeriği
Ahmed Arif, nesneler aracılığıyla, toplumun gelişimini, ezenlerle ezilenlerin bakış açılarını gözler önüne seriyor. Bunu sergilerken, ezilenlerin hoşgörüleriyle, ezenlerin baskılarını yansıtarak, kimden yana olduğunu çok net bir şekilde aktarıyor Şiirinde, ezilen insanlara ait özelliklerin belirlenmesinde, onun aşiret törelerinin büyük etkisi yadsınamaz. Burjuva ahlakının ikiyüzlülüğüne karşın, fedol kültürün insani değerleri yansıtıyor. Aşiretin yüksek sesi, mert duyarlılığı, hoşgörüsü kimi özellikler bunun örnekleri olarak sıralanabilir. Bu bölümü daha da açmak, aslında kimi kavramlardan yola çıkarak şiirindeki derinliği incelemek anlamına gelecektir.
Ahmed Arif'in şiirinde; umut, duyarlılık ve cesaret kavramları büyük yer tutar. Onun şiirindeki umut; güvence, özlem, aydınlık yarınlar, sevinç ve dürüstlük anlamında kullanılmıştır. Onun umudu, temelsiz, sadece avunma anlamına gelmiyor, tam tersine, yaşadığı koşulların ayırdına varan, devrimci bilincinde kök salmış bir umuttur.
Umutla birlikte, sevinç ve hasretin birlikte yer alması da, bunun bir soncudur. Varılması umut edilen yere, güçlükle varılacağının işaretidir bunlar. "Demdir, / Derya dibinde yangınlar, / Kan kesmiş ovalar üstünde mayıs... / Uçmuş, bir kuş tüyü hafifliğinde, / Çelik kadavrası koruganların, / Ölünmüş, cânım ölünmüş, / Murad alınmış..." ölümüne olsa bile, yaşananların hesabının sorulacağı günün geleceğine olan inanç, Ahmed Arif'in yüreğinde taşıdığı umut hakkında yeterince bilgi veriyordur. Ahmed Arif'in şiirindeki umudun, birçok yerde dirence dönüştüğünü de belirtelim.
Ahmed Arif'in şiirindeki duyarlılık ise, hüzün, şefkat, dostluk, yücelik ve aşk vb duyguları içinde barındırıyor. Bu duyarlılık, öyle bir durumdadır ki, kimi zaman, nesneleri kişileştirmeye bile vardırır. Şairin duyarlılığı, bütün nesneleri de aynı duruma getirir. Bunun en iyi örneğini şu mısralarda görmek mümkün: "Haberin var mı taş duvar / Demir kapı, kör pencere / Yastığım, ranzam, zincirim / Uğruna ölümlere gidip geldiğim, / Zulamdaki mahzun resim / Haberin var mı? / Görüşmecim yeşil soğan göndermiş / Karanfil kokuyor cıgaram / Dağlarına bahar gelmiş memleketimin."
Onun şirindeki cesaret ise, basit, argo deyimlerden örülü, bir kuru kabadayı söylemi değildir. Ondaki cesaret, daha güzel bir dünyanın yaratılması için mücadele eden insanların, var olan tüm olumsuzluklara, çelişkilere ve baskılara karşı meydan okuyuşudur. Mertliği, yiğitliği, insancıllığı, mücadele aşkıyla birlikte yoğurup, okura ulaştıran bir sestir bu.
Ele aldığı kişiler
Ahmed Arif'in şiirindeki kahramanlar her zaman yoksul, çaresiz, ezilmiş ama onurlu kişilerdir. Ahmed Arif'in şiirlerinde kullanmış olduğu köylü, ya da, aşiret kültürünün öğeleri, onun sıradan bir "köylücülük" yöntemine başvurduğu anlamına gelmiyor. Geniş halk katmanları içerisinde, ezilenlerin farklı yansımalarını içeriyor, bu yönelimler. Bu kimi zaman köylüler, kimi zaman öğrenciler, kimi zaman ise, gecekondularda yaşayan insanlar olabiliyor. Bu yönüyle değerlendirildiğinde, "sınıf" olgusun hiçbir zaman göz ardı etmez. Ahmed Arif'in "Sepetçioğlu'm bir kömür işçisidir, / Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif, / Mal, haraç-mezattır" mısraları, onun bu yönünü örneklemek için yeterldir.
Lirizm ve Ahmed Arif
Ahmed Arif kendi dışındaki olguları ve olayları bile, kendi içinde duyabilecek ve bunu okura duyurabilecek bir lirizme sahiptir. Ancak bu lirizm, sadece bir duygusal yoğunluk yaratmakla sınırlı kalmaz. Çünkü, olayları ardındaki gerçekleri görmezden gelen, buna yönelik bir tepkiyi körelten lirizm, aynı zamanda bir tuzaktır. Ahmed Arif'in şiirinin her okunuşunda, ayrı bir tat alınmasında, lirizmin yanı sıra, bu lirizmin altında yatan, düşüncelerdir. Okurda yaratılan yeni ufuklardır. Bunu da, Ahmed Arif'in devrimciliğinde aramak gerekiyor. Çünkü dünyayı doğru algılayıp, bunu diğer insanlara en iyi ulaştırma yolu, bu doğruların günlük yaşamdaki yansımalarının, estetik bir kaygı ve ince bir duyarlılıkla insanlara ulaştırılmasıdır. Onun yaptığı da budur.

Kaynak: "Ahmed Arif - Hayatı Şiirleri" Diyarbakır Vakfı Yayınları

www.evrensel.net