01 Mart 2015 08:33

Masal üzerinden politika

Süleyman Şah Türbesi’nin oldukça karmaşık efsanevi hikayesini Ayşe Hür Radikal’de ayrıntılı olarak yazdı.(1) “Yalan yanlış bildiklerimiz”, bir gün değiştirilemez “milli hassasiyetimiz” olarak karşımıza nasıl dikildi, anlamak ve öğrenmek için tam bir başvuru yazısı…

Paylaş

Aydın ÇUBUKÇU

BİZE BİR KÖK LAZIM!
Süleyman Şah Türbesi’nin oldukça karmaşık efsanevi hikayesini Ayşe Hür Radikal’de ayrıntılı olarak yazdı.(1) “Yalan yanlış bildiklerimiz”, bir gün değiştirilemez “milli hassasiyetimiz” olarak karşımıza nasıl dikildi, anlamak ve öğrenmek için tam bir başvuru yazısı… 

Namık Kemal, bütün bir tarihi efsaneler dizisine çeviren şiirinde şöyle der:
Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd ü içtihadız kim 
Cihangîrâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.

(Biz o yüksek hamiyetli, çalışkan olanlarız ki, bir aşiretten cihan çapında bir devlet çıkardık)
Bir yanı doğrudur; Osmanlı kendisini Oğuzların Kayı boyuna dayandıran bir tarih yazdırırken, adını öyle koymasalar bile, bir aşiretten geldiklerini az çok biliyorlardı herhalde. Ne var ki, yalnız onlar değil, bütün büyük imparatorluklar, “cihangirane” devletlerin hepsi, bir zamanlar aşiret idiler. Büyük Roma Cermen İmparatorluğu, Frenk krallıkları, anlı şanlı İspanyol krallıklarının hepsi bir zamanlar aşiret halinde yaşayan toplulukların büyüyüp gelişmesinden, diğer aşiretlere silah üstünlüğü sağlamalarından doğmuşlardı. Gerçek buydu ama bunun olağanüstü ve övünülecek bir yanı yoktu. Ne var ki, bir kez beylikten çıkıp hükümdarlığa doğru ilerlerken önceleri hiç akıl edemedikleri, gerçekte pek de ihtiyaç duymadıkları bir “kök bulma” arayışına girdiler. Aşıkpaşazade adında, dedeleri Babai İsyanında saf tutmuş zeki bir okur-yazar bu işi üstlendi. Bir zamanlar birilerinin bu yolda bir şeyler yazdığını işitmiş idi. Çocukken bir kitapta Osman Gazi’nin dedesinin kim olabileceğine dair tahmin yürütmesine elverecek efsaneler bulunduğunu duymuştu. Kitap ortada yoktu. Kulağında kaldığına göre, Selçuklu beyleri arasında çıkan savaşlar sırasında, bir yiğit komutan atıyla Fırat’ta boğulmuş idi. Aşıkpaşazede bu yiğidin adı Süleyman olsa gerek dedi! Lakin Selçuklu komutanları arasında Süleyman adlı bir Kutalmışoğlu Süleyman vardı ki, o suda değil, karada ölmüş idi. Suda ölen bir başka ünlü komutan vardı, onun da adı Kılıç Aslan idi. Başkaca da hiçbir yerde, hiçbir vesikaya dayanan bilgi yoktu! 

Aşıkpaşazade, ola ki başkalarıyla da danışarak bu iki yiğitten bir dede çıkardı. Adına Süleyman Şah dedi. Fırat kıyısında şehit düşene de Caber Kalesi’ni makam olarak uygun gördü. Osman Gazi bir kez olup Caber Kalesine gidip dedesi başında Fatiha okudu mu bilinmez. Bunu akıl etmek dokuzuncu nesil padişah Yavuz’a düştü. Nasıl ki Hilafet Hırkası’nın iktidar gücünü keşfeden oydu, bir kalede yatan Şah Dede efsanesini de canlandıran o oldu. Yavuz’un derdi, bugünkü dille söyleyecek olursak,  iktidarın ideolojik dayanaklarını inşa etmekti. İktidarın yalnızca kılıç zoruyla değil, bir ideolojiyle de beslenerek ayakta kalabileceğini görmüş olmalı.

İKİNCİ KÂŞİF ABDÜLHAMİD

Aradan yaklaşık üç yüz elli yıl geçtikten sonra, II. Abdülhamid zamanında Süleyman Şah yeniden hatırlandı. Abdülhamid, gerek demiryolları projesiyle, gerekse Panislamizm yoluyla bölgeyi denetim altında tutabileceğine inanıyordu ve bu yüzden Arap coğrafyasının yeni değerlerle donatılmasını önemsiyordu. Kâbe’nin, Mescid-i Aksa’nın ihyası, Hicaz Demiryolu gibi işler, Alman Kayzeri Wilhelm’in alkışlarla desteklediği icraatlardı. Biri imparatorluğun kurtarılması için yollar arıyordu, diğeri bölgedeki İngiliz-Fransız ilerlemesinin yanında kendine de bir yer bulmaya çalışıyordu. Yolları kesişti. 

Süleyman Şah efsanesi, bu sırada Yavuz Selim’den bu yana ilk kez hatırlandı. Türbenin perişanlığı üzerine raporlar yazıldı. Abdülhamid orada görünmek için her fırsatı değerlendiriyordu, bunu da değerlendirdi. 

ÜÇÜNCÜSÜ MENDERES

Arada Atatürk ve İnönü’yü unutmayalım. Onların derdi başkaydı. Yıktıkları Osmanlı’nın kuşkulu efsaneden doğma dedelerinin mezarından ziyade, terk edilmiş topraklar üzerinde ayak basacak bir küçük yer bulunması onların devlet aklında başka anlamlar taşıyordu. Bugünkü yaygarayı koparanlar, bu fırsatı Fransızlarla onlar tarafından yapılan centilmenlik anlaşmasına borçlular. 

Menderes farklı. O da simgelerin gücünü kullanmayı “halk avcılığı” sanatının bir parçası olarak kullanmayı seviyordu. Uzun zaman sonra ilk kez din ve Allah onunla miting meydanlarına indi. Süleyman Şah türbesiyle ilgili düzenlemeler onun zamanında yapıldı. O güne kadar ihmal edilmiş olmasının hesabı da, Yavuz’la Abdülhamid arasındaki 25 padişahtan değil, CHP’den soruldu. Ecdadımız onlar yüzünden yalnız başına çer-çöp içinde yatıyordu! 

SUYUNU ÇIKARMAK SONUNCUYA NASİP OLDU

AKP’yi simgeler üzerinden politika yapmanın temel ve güncel gerçeklerin üzerini örtmek için eşi bulunmaz bir alet olduğunu en iyi bilen iktidar olarak ilan edebiliriz. Bunun pek çok örneğini on iki yıllık iktidarları boyunca defalarca gösterdiler. 

Fakat son olay, uzun zamandan beri bir savaş ihtiyacıyla kıvranan iktidarın bu beceriyi eline yüzüne bulaştırdığı en acemi işi oldu. 

Sorun oldukça karmaşık ve çok yönlü ilişkiler üzerine kurulmuş dengesiz bir ip üzerinde oynamayı gerektiriyordu; onlar harala gürele propaganda ile iç siyaseti yönlendirme aracı olarak kullanmaktan ötesini düşünmediler. 

“Toprağımızı taşıdık”, bu işin en kalıcı, yıllar sonra da hatırlanacak sloganı olarak öne çıkmışsa, gerisini hesaba akıl yetmez. 

Bir masalı güncel ve uluslararası bir sorunun malzemesi yapmanın yol açabileceği en feci sonuçlardan ilki, sizin sorun içinde tuttuğunuz yerin ancak bir masal kadar değeri olduğunu açığa çıkarması olur. Yandaş medya “Dünya saygı duruşunda” diye manşet atarken, Suriyeli toprak sahibi emekçi Bozan Osman’ın bile üç günlük planlar yapabildiği bir durumda, hükümetin birbirini tutmayan üç palavrayı arka arkaya iki saat içinde sallayabilmesini mi kastediyordu? 

MUHALEFETİN PERİŞANLIĞI

CHP ve MHP, “vatan toprağı” masalı üzerinden yapılan propagandaya aynı masallar kitabının içinden cevap vermeye çalıştı ve böylece AKP’nin istediği alanda, onun başlattığı bir oyunun figüranı oldular. Aslında teknik olarak, askerin çekilmesi ve toprağın boşaltılması savunulabilir bir işken, bir tarafına kahramanlık destanlarıyla yürüttüğü propagandaya asıl kahramanlığın ne olduğunu anlatarak girişince, zaten çamur deryasına dönmüş olan siyasal arena iyice kokuşmuş bir bataklık haline üzerimize çöktü. 

Siyasette gelinen son aşama, bir masalın kuyruğunu kimin daha fazla uzatabileceği üzerinden yapılan pis bir kavga oldu.

1 http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/suleyman_sah_turbesi_hakkinda_yanlis_bildiklerimiz-1208616

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

AKP iktidarının ileri demokrasi anlayışı: Sandık

SONRAKİ HABER

"Sadiye Eser ve Sadık Topaloğlu’nun gazeteciliğine tanığız"

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa