25 Ocak 2015 05:07

Laikliğe saldırı, kadınların karar hakkının elinden alınmasıdır

​Hülya Gülbahar, Aile Paketi’nin en önemli tehlikelerinden birinin ailenin içerisine yerinde hizmet adı altında doğrudan doğruya din görevlilerinin girmesini sağlamak olduğunu söylüyor. Bu görevlilerin kamu görevlisi sıfatıyla hayatın bütün alanlarına müdahale eder hale gelmesinin kadınların yaşam alanları ve hayatları hakkındaki karar haklarını elinden alınması anlamına geleceğine dikkat çekiyor.

Paylaş

Sevda KARACA 

Hülya Gülbahar, Aile Paketi’nin en önemli tehlikelerinden birinin ailenin içerisine yerinde hizmet adı altında doğrudan doğruya din görevlilerinin girmesini sağlamak olduğunu söylüyor.  Bu görevlilerin kamu görevlisi sıfatıyla hayatın bütün alanlarına müdahale eder hale gelmesinin kadınların yaşam alanları ve hayatları hakkındaki karar haklarını elinden alınması anlamına geleceğine dikkat çekiyor.  

Hükümetin kadınlar nezdindeki son  “müjdesi” de Aile Paketi oldu. Siz paketi nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Bu paketin en önemli unsurlarından biri aile sosyal danışmanlığı ağını getiriyor olması. Bu ağın iki yönü var; 
Bir: “yerinden hizmet” adı altında allanıp pullanan bu politikalarla, sosyal danışmanlar eliyle toplanacak olan kişisel verilerin ne amaçla kullanılacağı, sorunu çözmek üzere mi yoksa bu aileler açısından yeni sorunlar yaratacak şekilde mi değerlendirileceği büyük bir soru işareti. Toplanacak verilerin ailedeki bireyler hakkında tehlikeli bir ek fişleme sürecini yaratacağını düşünüyorum. “Kişisel Verilerin Toplanması ve Güvenliği” yasası da siyasi iktidarın fişlemeyi de kendi siyasi ve ticari çıkarları için kullanmakta kararlı olduğunun tipik göstergelerinden biri. 

İkinci önemli nokta da şu: Şu anda kamuoyuna açıklanmamakla birlikte bu aile sosyal danışmanlarının yapacağı önemli işlerden biri de, ailenin içerisine yerinde hizmet adı altında doğrudan doğruya din görevlilerinin girmesini sağlamak olacak. Aile sosyal danışmanlığı müessesesinin orjinalinde ailelere gidecek sosyal danışmanların dini duyguları ve manevi değerlerinde eksiklik saptanması halinde diyanetten uzmanların devreye sokulması var. Bakın, bu ülkede “din hizmetleri sınıfı” diye devlet memurları kanununda özel hüküm var! Hani islamda ruhban sınıfı yoktu! Basbayağı ruhban sınıfı bu. Bu din hizmet görevlilerinin okullardan, hastanelere hayatın her alanında kamu görevlisi sıfatıyla yaygınlaştırılması hayatın bütün alanlarına müdahale eder hale gelmesi anlamına geliyor. Bir devletin kamu görevi olarak din hizmeti veriyor olması hiçbir biçimde laiklik ilkesi ile bağdaştırılamaz. Bu iktidar döneminde devletin asli görevlerinden birinin dinsel kontrol mekanizmaları yaratmak olduğunu görüyoruz.  

Laikliğe dönük bu saldırının kadınlara faturası ne olacak peki?
Geçtiğimiz günlerde Sosyal Doku Vakfı’nın başkanı Nurettin Yıldız, konuşmasının neredeyse her cümlesinde Kur’an-ı Kerim lafını geçirerek Kur’an’ın kız çocuklarının 6-7 yaşında aile tarafından evlendirilebileceğini anlatıyordu. Din adına topluma propaganda yapan bir diğer kişi banyoda nasıl yıkanacağından cinsel ilişki sırasında örtü kullanıp kullanmayacağına kadar varan davranış kodları ile bütün bir topluma bir model dayatıyor. Dinin bu yorumuyla topluma dayatılan bu kurallar neticesinde kadına dayatılan rol sadece ve sadece erkeklerin koyduğu kurallara uymak, fıtratı gereği itaatkar, utangaç, topluluk içinde kahkaha atmayan, sokakta yalnız bulunmayan, dinin “emrettiği” şekilde giyinen bir kadın olmak. Dinin bu yorumunun bütün bir topluma bu biçimde empoze edilmesi kadınların yaşam alanları ve hayatları hakkındaki karar haklarını elinden alınması anlamına geliyor. 

‘LAİKÇİ TEYZELER’ AŞAĞILAMASI NORMA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

Tablo buyken laiklik mücadelesinin aynı zamanda bir kadın özgürlüğü meselesi olduğuna dair tartışma ne kadar yürüyor kadın hareketinde mesela?
Şu anda devlet iktidarının tüm kademelerini tutan bir siyasi görüş kendi kontrolündeki medya aracılığıyla topluma bir algı empoze ediyor. Bu algı çerçevesinde laiklik ilkesinden bahsetmek bile kınanacak bir davranışa dönüştürülüyor, “laikçi teyzeler” aşağılamasında olduğu gibi. Şimdi de “cumhuriyet artığı kadınlar” kavramları dolaşıma sokulmuş durumda. Bu tür ideolojik propagandalar topluma tek taraflı olarak empoze edildiğinde bir süre sonra toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilen normlara dönüşüyor. Bunlara birkaç meczubun deli saçması deyip geçemeyiz. Sessiz kalındığı takdirde bir süre sonra bu tür çıkışları toplumsal davranış normu ya da yasal düzenleme olarak görmemiz mümkün oluyor.  

Peki “ortak sözü kurmak” adına bu tartışmaların kıyısından mı dolaşıyor kadın hareketi?
Türkiye kadın hareketi Türkiye toplumunun en dinamik hareketlerinden biriydi. Dünyanın fark ettiği bir etkinlik içerisindeydi. AKP iktidarı döneminde yapılan toplum mühendisliği sonucu toplumun kutuplaştırılması, muhalif söylemlerin marjinalize edilmesi operasyonu kadın hareketi için de uygulandı.  Maalesef bu konuda kadın hareketi net ortak bir duruş sergilemeyi yeterince başaramadı. Herkes çocuk istismarı dahil olmak üzere en ağır cinsiyetçilik örneklerini “ifade özgürlüğü” çerçevesinde ifade edebilirken, bunu eleştirenler de “özgürlüğe tahammülsüz” olarak yaftalandı. Aynı şekilde laiklik ve sekülarizm konusunda derinlemesine görüş oluşturmak ve tutum almak konusu da ciddi bir sorun oldu. “Hayat kadınlar için her zaman zordu, hiçbir iktidar kadınlar için gerekli ve yeterli çabayı göstermedi, AKP de bu zihniyetin sıradan bir devamcısıdır” fikri, “şiddet artmıyor, görünür oluyor” gibi klişeleşmiş argümanlar bizzat kadınlar tarafından kadınlara karşı sıkça kullanıldı. Geldiğimiz şu noktada şunu çok net görmemiz lazım, Türkiye kadın hareketi dünyadaki rüzgarı da arkasına alarak medeni kanundan ceza kanununa kadar tüm yasaları hallaç pamuğu gibi atarak dev bir hamle yapmıştı. 2002’den itibaren bu hamlenin durduğunu, ve Türkiye kadın hareketinin rüzgarı arkasına almış, toplumu değiştirmek üzere koşturan halinden tam tersine rüzgara karşı direnmek zorunda kalan bir pozisyona itildiğini görüyoruz. Şu anda bu rüzgarın kadın hareketini devirmemesi için, bırakalım yeni hak kazanmayı, eldeki hakları kaybetmemek için mücadele veren bir pozisyona geçmiş durumdayız. Toplumda ve siyasette büyük bir güç haline dönüştürmek zorundayız, bunun için de birliktelik zeminimizi güçlendirmek zorundayız. Daha iyi bir gelecek şansımız yok

Bu bahsettiğiniz süreç kendini muhafazakâr olarak ifade eden kadınlar açısından da bir kazanım değil ki?
Evet, doğru. Özellikle Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu değişiklikleri sırasında, hatta kürtaj ve sezaryen karşıtı açıklamalar sırasında kadınların en önemli gücü başörtülü-başörtüsüz birlikte mücadele etmeyi başarabilmelerinde yatıyordu. Ben bunun hala geçerli olduğunu düşünüyorum. Kadın cinayetlerinde öldürülen kadınlara baktığımız zaman bu kadınların ciddi bir bölümünün muhafazakar, başörtülü kadınlar olduğunu görüyoruz. Bu kadınlar boşanma, çalışma, miras hakları gibi temel hakları için mücadele ederken, mücadele ettikleri için öldürüldüler. Bunu asla gözden kaçırmamak gerekiyor.

Röportajın kadına yönelik şiddetin geldiği nokta, Bakanlığın “gizli” şiddet raporunun gösterdikleri ve İstanbul Sözleşmesi’ne dönük tartışmaları içeren ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz. 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Kadın düşmanlığı rüzgârını nasıl tersine çevireceğiz?

SONRAKİ HABER

Dörtlü Zirve’de Erdoğan’a Suriye sorusu: Ne zaman çıkacaksınız?

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa