24 Mayıs 2020 04:42

Elinizdeki yanıkları kime sorsak Sayın Davutoğlu?!

Fotoğraf: Murat Kaynak/AA

Paylaş

Ona dair kullanacağımız en hafif siyasal nitelemenin bile ‘hakaret’ olarak değerlendirilebileceği kaygısını peşinen not edelim. Böylesi bir ‘ayar’la malul bir yazı bu. Olsun ama, önemli olan onu hangi sözcüklerle tanımlayacağımız değil. Burjuva siyasetin iktidara, egemene endeksli iki yüzlü boyutunu sergilemek çok daha önemli. Eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz günlerde çıktığı Akit TV’nin canlı yayınında yaşadıkları, karşılaştığı muamele ve kendisini savunma refleksleri, çarpıcı olduğu kadar bahsettiğimiz iki yüzlü boyutun hazin bir örneğine işaret ediyor.

Davutoğlu, öyle ya da böyle ‘aynı mahalleden’ Akit’in bir yetkilisinden gördüğü (önceden hesaplı olduğu açık) kaba saba tutumdan duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getiriyordu: “Gerçekten derin bir sükutu hayal içerisindeyim... Sizin beyninizle diliniz arasında sağlam bir ilişki var mı? Nezaket sınırını aşıyorsunuz. Karşınızda oturan herhangi biri değil, Türkiye Cumhuriyetini iki yıl yönetmiş bir başbakan. Terörle mücadeleyi yönetmiş bir başbakan... Niye halen milletimizden bir teveccüh görüyoruz biliyor musunuz? Çünkü ben o dönemde terörle mücadele sürdürürken bir hafta Silopi’deydim, bir hafta Sur’daydım, Van’daydım, Tunceli’deydim. Ankara’da hafta sonu geçirmiyordum...”

Ben ‘kolay lokma değilim’ diyor yani AKP’nin eski ‘Hoca’sı. Sonra da lafı ‘terörle mücadele’den açıyor hemen. Hakkını verelim, onun iktidardaki şeceresinde ilk sıralarda yer alan şeyler, Suriye’de sahaya sürülen ‘stratejik derinlik’ absürtlüğünün teorisyenliğini yapmış olmasının yanında, bahsettiği ‘terörle mücadele’ adına aylarca muhasaraya alınıp yıkılan kentlerdi. Davutoğu’nun ifadesiyle ‘öfkeli gençlerin’ yani IŞİD’çi katillerin patlattıkları bombalar da bu konseptin içinde anlam buluyordu. Suruç patlamasından sonra, ‘oylarımız yükseliyor’ demek de ona nasip olmuştu. Unutulmayacak bir dönemin siyasal sorumluluğunu üstlenmişti. İnkâr edemeyiz; bir ömür boyu gururla taşıyabilir bu payeleri!

DAVUTOĞLU’NUN ÖVÜNDÜĞÜ ‘İSTİKRAR’!

Ama bu övünülenlerin ülke halklarının hayatına gerçekten ne kattığı, bugün gelinen noktada çok daha açık görülebiliyor. Bizzat kendisinin yaşadıkları da ortada değil mi zaten? Onu, başbakanlıktan azledilişinden başlayıp, en son yandaş bir kanalın stüdyosunda yine (bizce ‘beyni ile dili arasında yeterince sağlam bir ilişki’ bulunan) yandaş bir militanın parmak sallamasına muhatap kılan gelişmeleri de içeren süreçte Davutoğlu’nun övündüğü icraatların payı hiç de az değildir.  

7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının gaspıyla başlayan ve birbirine eklemlenen, birbirini tetikleyen siyasal darbelerle örülen bir süreçti bu. Hukukun yerini Saray merkezli ‘tek adam’ rejiminin fiili normlarının aldığı, başka bir ‘meşruiyet’ alanının yaratıldığı o süreç içinde, Davutoğlu hükümetince temsil edilen ‘terörle mücadele’ konseptinin özel bir yeri oldu. Türkiye bir anayasayla mı yönetiliyor? Meclis, burjuva parlamenter anlamıyla bile, ne ölçüde bir ‘temsil’ organıdır? Ya Yargı? Hükümet peki? gibi soruların daha çok sorulur olduğu bir dönemdi. Sonuçta bugün övündüğü o süreçte şekillenen mekanizma kendisine ‘yüksek profil’ biçmeye çalışan Davutoğlu’nu da bir fiskeyle kenara itti. Bir başbakan düşünün ki, 1 Kasım 2015’te yüzde 49 buçuk oy aldıktan sonra “hamdolsun ki milletimiz istikrarı seçti” diye ‘huzura ermişken’, birkaç ay sonra Mayıs 2016’da kullanım süresi dolmuş olsun. Müthiş istikrar değil mi!

Davutoğlu’nun itirazı mı oldu? Direndi mi? ‘Olmaz böyle şey’, diyebildi mi? Ne gezer! Kovulduğu kapının önünde, “ah şu refikler olmasaydı” diye ağlayan ama “Reisimin onuru onurumdur, laf etmem” diye de ‘laf etmeyen’ bir siyasal figürden bahsediyoruz. Anlayın işte. “Stratejik derinlik” deyip aklını hizmetine sunduğu Saray’ın bir kaşık suyunda boğulup giden Hoca, daha o zamandan siyaset dışı kalmıştı aslında. Siyaseti “Sur’da, Tunceli’de, Silopi’de, Van’da terörle mücadele”ye  vekalet etmek şeklinde algıladığı o yangın zamanında...

HEP MUHASEBE YAPMIŞ, HOCA’DA HATA SIFIR!

O günlerden bugüne çok daha kurumsallaşan ve sistematik bir hukuksuzluk pratiğiyle hemhal tekçi rejimin hiç bir aşamasına dair sorumluluk kabul etmeyen, en küçük bir özeleştirel tutumdan imtina eden, deyim yerindeyse burnundan kıl aldırmayan Davutoğlu’nun Akit’çiye karşı “Bir insana saldırmak serbest, hadi saldıralım. Bana hoca gibi değil sanık gibi muamele ettiniz. Bu gazetecilik midir?” şikayeti de yeterince manidâr. Evet, bu gazetecilik değildir ama onun henüz yeni tanımış olduğu bu ‘gazetecilik olmayan gazetecilik’ kendi devri iktidarında da vardı. Akit, belki Vakit’ti o zamanlar, ya da başka bir şey. Ama vardı. Birçok ilerici demokrat çevrenin yaka silktiği bu ‘şey’le bırakın kavgasını, şöyle limoni bir anını bile görmedik Davutoğlu’nun.

CHP’yle yakınlığı sorgulanınca kızarak verdiği “Hayatım CHP zihniyetiyle mücadele etmekle geçti” yanıtı ise ayrı bir başlık gerektirecek bir konu. O zihniyetin içini ve dışını nasıl doldurduğuna, Davutoğlu’nun iki yıllık başbakanlığı döneminde yeterince tanık olduk deyip geçelim ama.

“Hep muhasebe yaptım” diyor ve şu ünlü ‘Stratejik derinlik’in duvara tosladığı Suriye pratiği konusunda da topu “Silahlı kuvvetlere sızmış FETÖ unsurları”na atıyor: “Suriye’deki askeri operasyonları bu kadar engelleyebileceklerini hesap edemedik. Suriye’de bize kaybettiren oradaki güvenlik planlarımızı dumura uğratmış olmalarıdır...”

İnsanlar boşuna ‘Hoca’ olmuyor; inandık gitti! Rüyalarına giren ‘yeni Osmanlıcı’ hayallerle, bir zaman zaten geri dönmek zorunda kaldığın bir coğrafyaya (hem de bindirilmiş olduğun ‘Batı’nın atına güvenerek!) ‘kurtarıcı’ misyonuyla dönüp nüfuz arayışına giriyorsun. Sonuçta ‘yanlış yaptık ya, kimse yemiyor’ diyeceğine, malum savunma: “FETÖ engelledi!”

Peki içerde o gururla andığın ‘terörle mücadele’nin kurmaylarından kaçı ‘FETÖ’cü çıktı? Kaçı tutuklu? Dönemin İkinci Ordu Komutanı ve malum ‘konsept’in birinci elden yürütücüsü Adem Huduti mesela, şimdi nerede?

Davutoğlu’nun söz konusu programdaki son sözleriyle bitirelim. Onun bayram mesajı niyetine söylediği bu güzel sözlerin en başta gelen muhataplarından biri, yine kendisi olmalıdır herhalde:

“Güç bir emanettir, o emanetin hakkını vermeye çalışın. En küçük biriminde de olsa, devletin en yüksek yerinde de olsa, gücü asla mülk edinmeyin, çünkü o güçten kopamazsınız. Güç elimizde bulunan kor bir ateştir. Ne kadar sıkarsak o kadar elimizi yakarız...”

Elinizdeki yanıkları nereye, kime sorsak Sayın Davutoğlu?

Sur’un surları yanıt verir mi acaba?!

Reklam
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa