26 Ocak 2020 04:09

Kolera günlerinde edebiyat

Kolera günlerinde edebiyat
PAZAR
Paylaş

Cemal Süreya, o günlerde Meydan Larousse’ta çalışıyordu. Ataç ve Eylem dergilerinde bir zaman çalışıp Yelken dergisini yöneten ve bir süre Kanada’da kaldıktan sonra Erzurum’da üniversitede işe başlayıp postu İstanbul’a atan Afşar Timuçin de orada çalışıyordu, evet.

Oktay Akbal, Selahattin Hilav, Erdoğan Tokmakçıoğlu da bu işteydi.

13 Ekim 1970 sabahının ilk saatlerinde kusma ve ishal şikayetleri ile şüphe içinde, Çapa Kliniği’ne, Cerrahpaşa Hastanesi’ne ve Samatya Sigorta Hastanesi’ne başvuran insanlar İstanbul’daki kolera salgınının habercisiydi. Sağmalcılar çıkışlı bir kolera salgını baş gösteriyordu İstanbul’da. Mimar Sinan’dan kalma temiz su kanallarına yanlışlıkla pis su kanalları bağlanmış ve salgın başlamıştı.

Ölü çıkan evler dezenfekte ediliyordu, diye fiyakalı bir cümle kurmak isterdim tabi. Ama böyle bir şey mümkün değil zira o dezenfektan sadece ve sadece evlerin duvarlarına kireç vurmaktan ibaretti. 1890’daki kolera salgınında da aynı yöntem kullanılmıştı. Ölüler de kireçle sıvanan mezarlara gömülüyordu kuşkusuz. Evlerin önü, kahvelerin girişi, iş yerlerinin eşikleri kireçleniyordu. Radyolar, gazeteler hükümetin bildirilerini yayınlıyordu sürekli. Kaynatmak bir yana limon sıkılmadan zinhar içilmiyordu su. Sebzeye sirke gerekti. Bu yüzden limon ve sirke fiyatlarında, zam demeyelim de, fiyat ayarlanması yapılmıştı.

Her semte aşı istasyonları kurulmuştu ve canı kıymetli olanlar aşı kuyruklarına girmek için sabahın ayazında yollara düşüyordu. Kolera bulaşır diye arkadaşlar birbirinin elini sıkmıyordu. Borçlular alacakların ölmesini istiyordu kuşkusuz. Anlaşamayan çiftler ötekinin ölmesini bekliyordu. Mirasın bölünmesini istemeyen çocuklar evde kendinden başka herkesin koleraya yakalanmasını bekliyordu. Bir tanıdığınız ya da arkadaşınızın salgına yakalanıp kireçli mezara gömülmesi an meselesiydi. Ama her şey bir yana, devlet elbette konuya el attı.

Sağlık Bakanı Dr. Vedat Ali Özkan yaşanmakta olanın kolera olmadığını açıklayarak sükunete davet etti halkımızı. Yaşanan kolera değil “Vibrio Cholerae Eltor” ile açıklanabilirdi. İkisi arasındaki farkı bizim Dr. Erkut Erdoğan’a sordum. Erkut doktor olmakla birlikte yazar olduğu için bana farkı anlatır, diye düşündüm. Anlattı evet, ama ben anlamadım. Hem dönemin sağlık bakanının açıklamalarına göre yaşanan salgına kolera demek “vatan haini” olmak demekti. Bunu anladım.

Şimdi kalkıp Çernobil faciasından sonra radyasyonlu çay içtiğimizin süksesini yapmasın kimse. Kapımızdan kolera girememiş, radyasyon nasıl girsin değil mi? Geçen ay Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve ölümlere neden olan korona virüsü bizi tehdit edebilir mi, ne münasebet!

Hastanelerde kaç insanın bu nedenle öldüğü, kaç insanın tedavi altına alındığı zaten bir devlet sırrı olduğu ve milli güvenlik meselesi kabul edildiği için bu bilgilere ulaşma şansımız yok. Balıkesir valisi İstanbul’dan gelenleri 5 gün karantinaya almış, Bursa valisi mümkün olduğunca İstanbul’a gidilmemesini, İstanbul’dan Bursa’ya gelinmemesini salık vermiş. Böyle bir karantinaya gerek bile görmeyen İstanbul valiliği 1965 yılından beri koleraya dair tedbirler almakta ve 9 milyon insanın aşılandığını açıklamaktadır. Buna rağmen İran, Türkiye’den giden yolculara karantina uygulamaktadır. Yunanistan, Bulgaristan, Suriye ve Irak sınırlarını kapatarak Türkiye’yi kendilerine karşı karantinaya almışlardır.

Hayır, karantina ilan edilse bile salgının denetim altına alınıp alınamayacağı belli değildi. Çünkü, onca muasır medeniyet seviyesine, onca parlamenter demokrasiye rağmen kirlenen su kanallarının ne kadar insanı etkilediğine dair kimsenin en ufak bir fikri bile bulunmamaktaydı. Türk Tabipler Birliği ya da öğretmenler sendikası istediği kadar bölgesel karantina için çırpınsın dursun, onları dinleyen mi var?

Sonuçta yine en güzel sözü bakınız rahmetli Demirel söylemiş. Ne demiş efendim, kolera için takdiri ilahi, demiş. Ne kadar yabancı olduğumuzun farkında mısınız bu gibi açıklamalara sevgili ve sayın okur. Olacak iş mi, şimdi bir madende grizu patlaması olsa ve yüzlerce insan ölse misal, devleti yöneten kişiler kalkıp bu faciayı takdiri ilahi olarak mı açıklar veya bu işin fıtratında ölmek var gibi bir açıklama getirilebilir mi? Görülmüş, duyulmuş şey değil. Ne demek takdiri ilahi? Neyse? Fıtrat meselesi işte.

Yedi ay önce malulen emekli olup evde canı sıkılan ve koleradan dolayı içine ölüm korkusu düştüğü için de odalara ve döşeklere sığmayan Muzaffer Buyrukçu, arkadaşı Cemal Süreya’yı görmek için Meydan Larousse’a gitti. Ama ne gezer, herkes koleradan konuşuyordu. “Kolera adlı bir roman yazmayı düşündüm ama Albert Camus’nün Veba’sı var,” demişti Oktay Akbal. Selahattin Hilav sarılıp kucakladığı Buyrukçu’yu sakinleştirdi, “Aşılıyım, korkma” dedi. “Ben aşı maşı olmam aga, koleranın ilacı rakıdır” dedi Erdoğan Tokmakçıoğlu. Sonradan içeri giren Ece Ayhan da katıldı memleket mavrasına.

Cemal Süreya piyasada yoktu, Buyrukçu onu beklemekten sıkılır olmuş, ölüm korkusu da artmıştı iyiden iyiye.

Durum kontrol altına alındı, kolera memleket sathından sökülüp atıldı evvel allah. O kara ve ölümcül günlere dönmemek için Sağmalcılar’ın adı 1978 yılında değiştirildi ve Bayrampaşa yapıldı. Ekonomimiz bu salgından nasıl etkilendi acaba? Elbette milli menfaatlerimiz gereği bunu da bilmiyoruz. İşte o gün, Cemal Süreya Meydan Larousse’un kapısından içeri girmedi, vesveseli arkadaşı Buyrukçu da görüşecekleri güne kadar onun koleraya yakalanıp öldüğünü düşündü.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...