05 Ocak 2020 04:44

Süleymani suikastı ABD’nin stratejik bir hamlesidir

Paylaş

Irak'ın başkenti Bağdat'ta, önceki gün düzenlenen füze saldırısında İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü’nün Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi örgütünün Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in öldürülmesi, dünya gündeminde bir bomba etkisi yarattı.

Saldırının bir SİHA ile gerçekleştirildiği, saldırı emrinin Beyaz Saray’dan, hatta bizzat Trump tarafından verildiği kesin. Ama saldırının nedenleri ve amaçları konusundaki iddialar, bu iddialar üstünden oluşturulan senaryolar çok farklı.

Böyle kompleks durumlarda, gerçeğe yaklaşmak için uygulanan en bilinen yöntem; “saldırının yarattığı sonuçlardan kimlerin yarar sağladığı” sorusunu sormak şeklindedir.

Nitekim bu soruya iki günden beri verilen yanıtlara bakıldığında ilginç senaryolarla karşılaşıyoruz: Kasım Süleymani’nin İran Hükümetinin değil dini lider Ayetullah Hameney’e bağlı Devrim Muhafızlarının “Kudüs Gücü” komutanı olması, Süleymani’nin İran yönetimi içinde resmen değilse de fiilen Hameney’den sonra “2. adam” olarak anılması, yine Süleymani’nin İran Hükümeti ve dış politikasını umursamadan girişimlerini sürdürmesi, Haşdi Şabi üstünden Irak’ta ikinci bir hükümet gibi hareket etmesi vb üzerinden; ABD ile birlikte Irak ve İran Hükümetlerinin de suikastın arkasında parmağının olabileceği gibi senaryolar bunlar.

KLİŞE SORULARA VERİLEN YANITLAR YANILTICIDIR

Öte yanda da bu suikastın, Trump’ın “çılgınlık anlarında verdiği kararlardan biri olduğu” ya da ABD iç politikasında sıkışan Trump’ın seçim kampanyası hamlesi” olduğuna kadar varan iddialar da öne sürülmektedir.

Bölgedeki çelişkiler öylesine iç içe geçmiştir ki, en saçma senaryolar için bile mantıksal bakımdan çok da itiraz edilemeyecek gerekçeler öne sürülebilmektedir.

Bu yüzden de bütün bu gerekçeler sayıldıktan sonra; gelinen yerde “Bölgede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” klişesine sarıldığı görülmektedir. Oysa bu klişe o kadar çok kullanılmıştır ki, bugün böyle büyük bir suikasttan sonra yinelenmesi, olup biteni anlamaya herhangi bir katkı sunmamaktadır.

Öyle ki, bölgeyle ilgili değerlendirme yapan yorumcular, “stratejistler”, ... bugüne kadar kaç kez “Bundan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demiştir, ama bu dediklerini kendileri bile unutarak aynı şeyi yinelemişlerdir. Tıpkı “Katil kim ve kimlerle hareket etti” sorusuna, “Kimin çıkarı varsa onlarla!” yanıtının böylesi çelişkilerin iç içe geçtiği bir bölgede ve dönemde yeterli yanıt olamaması, hatta yanıltıcı yanıtlar olması gibi!

‘İTİDAL’ ÇAĞRILARI SUİKASTA KARŞI ÇIKAMAMA ACZİDİR

Burada gerçeğe yaklaşmak için ABD’nin bu suikastı hangi koşullarda yaptığına bakmak lazım.

Bu koşulların en başında, son yıllarda ABD’nin bölgede kuvvet bulundurmakta bile zorlanması, sürekli olarak bölgeden asker çekerek, bölgeden çıkmaya çalışması vardır.

Öte yandan son yıllarda İran’ın sırtına binen Rusya bölgede kendi gerçek gücünden fazla bir güç ve itibar sahibi olurken, son aylarda, Suriye’de siyasi çözüme yakınlaşılması, en azından İran’ın Rusya’nın manevralarına yük olmaya başlaması, ... gibi nedenlerle İran’ı geriye itmeye başlamış, hatta bölgede İran’ın azılı düşmanları BAE, Suudi Arabistan ve İsrail’le yakınlaşarak bölge stratejisini yenilemeye yönelmiştir.

Bu iki önemli gelişmeye İran’ın içinde ve Irak, Lübnan gibi İran etkisindeki ülkelerde gelişen sosyal protesto eylemlerini de dahil etmek gerekir. Hızla iktidarlarla çatışmaya dönüşen ve “iş, ekmek, özgürlük” taleplerine yaslanarak büyüyen bu mücadeleler İran’ın hakimiyetini de zorlamıştır. İran düne göre bölgede güç ve itibar kaybeden bir sürece girmiştir.

Bunlar, ABD’nin böylesi bir suikasta teşebbüs etmesini kolaylaştırmış ve sonuçlarının ABD için korkutucu olmayacağı bir suikasta dönüştürmüştür.

Nitekim böyle büyük bir suikastın arkasından hiçbir ülke (bu ülkelere Türkiye de dahildir) ABD’ye karşı açıkça İran’ın arkasında olduğunu söyleyememiştir. Tersine herkes, “Her iki tarafa da itidal tavsiye etmiş”, sorunların diplomasiyle çözülmesi yoluna işaret etmiştir. Hemen her devlet, Trump’ın kendi üslubuyla dile getirdiği “İran hiçbir savaşı kazanamadı ama masada da hiç yenilmedi” çağrısına çanak tutmayı tercih etmiştir.

Yani ABD saldırısı, pek çok yorumcunun iddia ettiğinin aksine Trump’ın bir çılgın kararı değil; Amerikan yönetiminin ince hesaplarla devreye soktuğu, Ortadoğu’daki müdahalesini derinleştiren ve varlığının asker sayısına bağlı olmadığını da gösteren stratejik bir hamledir.

ZAYIFLAYAN İRAN’A DARBE!

ABD, bu suikastla; “Bölgeden kuvvet çekiyorum filan desem de bu bölgede güçlü olarak kalmaya devam edeceğim” demiş, aynı zamanda yandaşlarına, işbirlikçilerine cesaret vermeyi, tereddütlü işbirlikçilerine de gözdağı vermeyi amaçlamıştır. Bu hamle karşı devletleri hizaya gelmeye çağırırken, bölge halklarına da mesaj vermektedir. Emperyalizme karşı mücadele edenlerle her yolla savaşmaya hazır olduğunu gösteren bir mesajdır bu.

Öte yandan İran, kendisine has yöntemlerle ABD’ye yanıt vermek istese de bunu eskisi kadar etkili yapacak durumda değildir. ABD çıtayı bu suikastla öyle yükseğe çıkartmıştır ki; İran’ın bu suikastla fanatik yandaşlarını tatmin edecek bir yanıt vermesi çok güçtür. Ama İran bir yandan mezhepçiliği öte yandan da milliyetçiliği yükselterek, rejimden kopma işaretleri çoğalan; iş, ekmek, özgürlük talepleriyle sokağa çıkan yığınları, rejim etrafında toplamaya çalışacaktır. Ayrıca Şii Hilali içinde mezhep çatışmalarını ve Pers-Arap milliyetçiliği çatışmasını büyüterek yeniden gündemi belirleyen bir mevziye girmeye çalışacaktır. Buna Lübnan, Irak, İran’da mezhepçiliği ve milliyetçiği aşan, talepler etrafında birleşerek iktidarları zorlayan mücadelelerin şiddetle bastırılması eklenecektir. Ancak bunu ne kadar başaracakları da tartışmalıdır. Çünkü, suikast aynı zamanda İran, Irak, Lübnan gibi dini-mezhepsel iktidarların zayıfladıklarını da gösterdiği için, halk tepkilerinin şiddetle bastırılmasına karşı tepkilerin yayılıp derinleşmesinin dayanaklarını da artabilir.

PANZEHİR GERÇEK BİR ANTİ EMPERYALİST MÜCADELEDİR!

Bölgedeki ABD varlığını her vesileyle eleştiren Erdoğan iktidarının ve bölgenin yeniden paylaşımında ABD’nin baş rakibi olan emperyalist Rusya’nın; böyle vahim bir suikast karşısında “iki tarafa da itidal” tavsiye etmeyi aşmaması da ilginç ve öğreticidir. Ve açıkça görülmektedir ki; ne lafta emperyalizm karşıtlığının ne de emperyalistlerin birbiriyle mücadelesinin emperyalizme karşı mücadelenin güçlenip yayılmasıyla bir ilgisi vardır.

Bu suikast ve sonrasındaki gelişmeler açıkça göstermektedir ki;

Emperyalistlerin bölgeden çekilmesi ve bölge haklarının kardeşliği, barış içinde bir bölge talebinin öne çıktığı gerçek bir anti emperyalist mücadele ile mümkündür. Milliyetçiliğin, mezhepçiliğin yenilgiye uğratıldığı, kimsenin birbirine rejim dayatmadığı, laik, demokratik bir bölge ve ülkelerle mümkündür. Bu nedenle emperyalistlerin ve işbirlikçi gerici odakların suikast, örtülü ve açık askeri operasyonlar, ülkelere üs kurmak ve iç savaşlar yoluyla bölge halklarını birbirine boğazlatmasını teşvik eden politikalara ve mihraklara karşı mücadele elzemdir. İran, Irak, Lübnan’da örneğini gördüğümüz ve iş, ekmek, özgürlük temeli üstünden gelişen, aynı zamanda mezhep ve etnik kışkırtmaları aşan mücadeleleri desteklemek de ülkemiz ve dünyanın her yanındaki demokrasi güçlerinin, hak ve özgürlük mücadelesi içindeki halkların başlıca dayanağı olmak durumundadır.

Aksi halde emperyalistler ve gericilik her zaman egemenliklerini sürdürmek için dayanaklar bulabilecektir.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...