05 Ocak 2020 04:06

Sıradanlaşan alışagelmişlik

Paylaş

Arkadaşımız çağırdı, yılbaşısı keyiflidir dedik ve eşimle Paris’e geldik.

Bu sefer bir başka keyifliydi Paris; birçok haklarının ellerinden alındığını düşünen çalışanlar emeklilik reformunu protesto için grev yapıyorlar. Toplu taşımacılık alanındaki grevciler özel aracı olmayanlardan işe gidenleri düşünmüşler, işe başlama ve iş bitimi saatlerinde kent içi raylı taşıt ve otobüsleri çalıştırıyorlar. Paris halkı sinirli ve bıkkın değil, insanlar sanki inadına sokaklardalar ve gidecekleri yere yürüyerek gidiyor, grevcilerle dayanışıyorlar. Biz de bu dayanışma havasında her gün bir yerlere yürüyerek gidiyoruz; altı ilâ on kilometrelik yürüyüşlerde kentin yollarını, mimarisini, vitrinlerini, ‘café’lerini, kitapçılarını, daha bir ilgili, yeniden eski haliyle karşılaştırarak izliyor, değerlendiriyor, tartışıyor, üstümüze vazife değil ama karakter tahlili yapıyor, yolumuzun üstünde rastladığımız her renkten, dinden ve milletten sevimli/sevimsiz insanı ayak üstü kurguladığımız dedikodu setlerine yerleştiriyor, yıllar öncesinin yaşanmışlıklarında kahramanlaştırıyor ve gençliğimize muzafferane selam gönderiyoruz.

Kilometrelerce yürüyoruz, eğleniyoruz, grevcilerle dayanışıyoruz. Onları görmüyoruz ama yürürken varlıklarını duyumsuyoruz. Yıllar olmuş, grevlerdeki mücadelelerin heyecanından uzaklaşmışız. Eşime, “Bir ara kafamı grev hak mıdır yoksa özgürlük müdür? sorusuna takmıştım” dedim. “Sonra ne oldu?” diye sordu eşim. “Grevin hak değil özgürlük olduğu sonucuna vardım”. “Ama herkes grev hakkı diyor?” “Herkes öyle diyor ama grev hak değil özgürlüktür”. “Aradaki fark nedir?” “Anlatayım”. “Anlatma yaz!” “1930’larda H. Laski yazmış, eserini Türkçeye çevirdim, yakında çıkacak, alır okursun”.

Arkadaşımızın evinden çıkarsın, önce sağa sonra sola sapar uzun, upuzun Doktor Bauer Caddesi’ne gelirsin. Nereye gideceğine bu caddeye çıktığında karar verir, o yöne doğru yol alırsın. Yıllardır arkadaşımızın evinden çıkıp bir yere giderken, bir yerden arkadaşımızın evine dönerken Doktor Bauer Caddesi’nden geçeriz.

Evden çıktık, önce sağa sonra sola saptık, Doktor Bauer Caddesi’ne geldik. İki sanatçının ayrı ayrı salonlarda eserlerinin sergilendiği Centre Pompidou’ya gideceğiz. Gideceğimiz yer altı kilometre ötede. Doktor Bauer Caddesi’ni anlattığım grev sohbetiyle adımladık.

Dünyaca meşhur çağdaş sanatçılardan birinin eserleri ölüm üzerineydi; muhteşem bir sergi düzeniydi, eserler hafızalara hitap ediyordu; her ayrıntı gizli ya da yarı açık Holocaust’a götürüyordu izleyeni ya da sadece ben sanatçının eserlerinde Holocaust hafızasına çağrı buldum. 2020 yılında, tüm dünyada, uzaklarda, ülkemin izlenebilir yakınlarında yıllardır süregelen kitlesel katliamlara değinmediğini düşündüğüm sergide çok sinirlendim. Sanatçıya mı yoksa sanatçıyı belki de hiç anlayamayan ya yanlış anlayan kendime mi kızmam gerektiğini kestiremedim, ama çok sinirlendim.

Dönüşte yürümedik. Dayanışma heyecanım yok olmuştu. Taksiye bindik. Doktor Bauer Caddesi’ni taksiyle aştık.

Eve geldik. “Le Monde” gazetesini şöyle bir karıştırdım, gözüme “Özgürlüğe susamış Doktor Bauer” başlığı ilişti; yazıyı okudum, okuduklarımı araştırdım, en son grev sohbetiyle adımladığım Doktor Bauer Caddesi’ne adı verilen Jean-Claude Bauer’in hikayesine ulaştım.

Jean-Claude Bauer 1910 yılında doğmuş; Tıp Fakültesini bitirip doktor oluyor, 1934 yılında Fransız Komünist Partisine kaydını yaptırıyor ve İspanya İç Savaşı’na katılıyor. 1939 yılında Fransa’da silah altına alınıyor, 1940 yılında yaralanıyor, daha sonra cezaevine giriyor ama kaçıyor, işgal döneminde Fransız Komünist Partisi üyesi olarak direniş hareketinde etkin bir rol oynuyor, 1941 yılındaki yer altı faaliyetlerinde “Özgür Düşünce” ve “Fransız Hekimi” dergilerini çıkarıyor, silahlı-silahsız faaliyetler örgütlüyor. Fransız Komünist Partisi üst düzey yöneticilerinden 24 kişinin yakalandığı Pican-Cadras-Dallidet olayı kapsamında “Yahudi Komünist” namıyla aranıyor ve sonunda meşhur Georges Politzer’in yakalanmasının hemen ardından 2 Mart 1942 yılında bir kahvede buluştuğu üst düzey yöneticilerden Jacques Solomon ile birlikteyken gerçekleştirilen polis baskınında “Jacques Besson” adına çıkartılmış sahte kimlik kartıyla gözaltına alınıyor. Ağır işkencelerde adını söylemiyor, hiç konuşmuyor. Fransız Polisi onu Gestapo’ya veriyor; Jean-Claude Bauer 1942 yılının 23 Mayıs’ında Georges Politzer, Georges Dudach ve Jacques Solomon ile birlikte kurşuna dizilerek öldürülüyor.

1944 yılında “Rue de la Chapelle”in adı “Rue du Docteur Bauer” olarak değiştiriliyor. “Kızıl Yıldız Takımı”nın bu cadde üzerinde bulunan futbol sahası “Stade de France”ın adı takımın taraftarlarınca gayri resmi biçimde “Stade de Docteur Bauer” olarak değiştiriliyor ve günümüzde bu adla anılıyor.

Çıkar her şeyin tek makbul değeri oldu. Şiddet özgürlüğün güvencesiymiş gibi sunuluyor ve anbean kullanılıyor. Hak arayanlar sindiriliyor, yok ediliyor, kaderlerine razı olmaya zorlanıyorlar. Canı yanmayanlar kendilerini dokunulmaz kılar sandıkları derin sessizliğin gölgesinde geçirdikleri günleri huzurdan sayar oldular. Olanların olmamış ya da zarar verici olmamış gibi yaşandığı; kulak vermemenin, duymamanın, bakmamanın, görmemenin, öğrenmek istememenin, bilmemenin neredeyse erdemli yaşamanın tek yolu olarak kabullenildiği bir ortam toplumsal yaşamın sıradan haline dönüştü. Her şeye alışıldı, alışagelmişlik sıradanlaştı.

Ve ben arka sayfalarda yer bulmuş kısa bir gazete haberiyle silkindim; yılladır yürüdüğüm Doktor Bauer Caddesi’ne karşı kaygısızlığıma alışagelmiş olmamın sıradanlığını sorgularken birden gençliğin yıllar önce söylemekten bıkmadığı umut sözlerini anımsadım: Bir kıvılcım bozkırı tutuşturur…

               

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...