20 Aralık 2019 04:09

AKP’nin "benden umudu kesmeyin" genelgesi

Paylaş

Adalet Bakanlığı, “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un Uygulanması Genelgesi” başlıklı bir metin yayımladı. Genelge yayımlanınca bir tartışma da başladı. Bu genelgeyi büyük bir kazanım olarak değerlendirip alkışlayanlar oldu. 

Genelgeyle ilgili tartışılması gereken iki ana eksen var; birincisi içeriği, diğeri ise nasıl bir arka planla, nasıl hesaplarla hazırlandığı ve ne amaçlandığı.

GENELGENİN İÇERİĞİNDEKİ TEHLİKELER

Genelgenin içeriği ile ilgili özellikle “Şiddetin gizlenmesi ve kamuoyunu harekete geçiren görüntülerin, paylaşımların engellenmesi” olarak yorumlanabilecek 5. maddesi öne çıktı. Bu madde, “Kural olarak gizli olan soruşturma evresiyle ilgili ifade, tutanak, belge, ses ve video kaydı gibi delillerin internet ve sosyal medya gibi platformlarda paylaşılmasının önüne geçilmesi, kanuni zorunluluk nedeniyle gizli tutulan bilgilerin üçüncü kişilere verilmesinin, Türk Ceza Kanunu’nun 285’inci maddesi uyarınca ‘gizliliğin ihlali’ suçundan sorumluluk doğuracağının bilinmesi...” diyor. Şule Çet, Emine Bulut, Ayşe Tuba Arslan, Rabia Naz ve sayabileceğimiz pek çok cinayetin nasıl gündeme geldiğini ve adalet mücadelesinin nasıl yürütüldüğünü hatırlatmak yeterli bu maddenin ne ifade ettiğini anlamak için.

Genelgedeki ikinci sorunlu madde ise sosyal inceleme raporlarına ilişkin olan madde. Diyor ki; “Cumhuriyet savcılığına müracaat eden kişilerin ayrıntılı beyanları alındıktan sonra, ayrıntılı sosyal araştırma raporu talep edilmesi, bu aşamada alınan beyan dikkate alınarak uygun koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının istenilmesinde tereddüt edilmemesi... Sosyal araştırma raporlarının mahkemeye sunularak uygun tedbirlere hükmedilmesi hususunda talepte bulunulması...” Yani 6284 sayılı Yasa şiddet görme tehlikesi altında olan kadınlar hakkında hiçbir delil aranmadan ve hızlı biçimde karar verilmesi gerektiğini söylerken; yasanın uygulama genelgesi, süreci uzatma tehlikesi barındıran ve nasıl işleyeceği hakkında hiçbir ayrıntı vermeyen bir ‘ek’ süreç koyuyor ortaya. 

Genelgenin, “Mağdur istese de istemese de koruyucu tedbir uygulanabilir” diyen 7. maddesinin de, şiddete uğrayan kadınların rızası dışında sığınmaevine götürülebilmesi anlamına gelebileceği uyarısı yapan hukukçular var. Ülkedeki sığınmaevlerinin yetersiz durumu, sığınmaevlerine yönelik oluşturulan “ön yargı” ve bu kurumlarda 11 yaşından büyük çocukların barındırılmaması gibi etkenler düşünüldüğünde kadınların şikayette bulunmaktan cayabileceği bir tablo söz konusu olabilir. Kaldı ki temel talebimiz, devletin mağdura değil faile yaptırım uygulanmasını öncelemesi. Ama bu madde, yine faili koruyan bir sonuç ortaya çıkarabilir.

Ayrıca bugün sürekli hedef haline konan ve kadına yönelik şiddetle mücadele için bütünlüklü bir mücadele ekseni çizen İstanbul Sözleşmesi’nin bu genelgede yok sayılmış olması da dikkat çekici bir yön. Tam da genelgenin yayımlandığı gün, yıllar boyunca dövülen, fuhşa zorlanan, sığınmaevine yerleşen, sonra ailesinin yanına dönmek zorunda kalan, ardından yine çocukları için katille yan yana gelen Güneş Karaçuban’ı boğarak öldüren imam nikahlı eşinin, sırf Güneş’in kullandığı ‘Hayatıma karışamazsın’ sözünün “tahrik” olduğuna, bu nedenle de indirim üstüne indirim aldığına şait olduk. Kadınları erkeklerin tahakkümü altına sokan her türlü cinsiyetçi, ataerkil, geleneksel yargı ve tutumla da mücadele etmeyi bir zorunluluk olarak ortaya koyan İstanbul Sözleşmesi’ne bir tek atıf yapılmaması, iyi hal ve haksız tahrik indirimlerinin adeta “kadınlığa ceza, erkekliğe ödül” olarak kullanılmasının önüne geçecek tek bir madde bile taşımaması da genelgenin ağır kusurlarından...

Genelgenin bu yönlerinin yanı sıra olumlu birkaç yönüne ilişkin değerlendirmeleri Ekmek ve Gül’den okuyabilirsiniz.

GENELGENİN ARKA PLANINDAKİ TABLO

Bu genelgenin “yepyeni, taptaze” bir genelge olmadığı açık. 2015 yılında aynı amaçla hazırlanmış bir uygulama genelgesinin güncellenmiş hali olduğunu bakanlığın kendisi de söylüyor. 2015’ten bu yana ise yaşananlar ortada.

Her gün toplumsal infiale yol açan bir kadın cinayetinin haberi düşerken, cinayetin öncesinde kolluk güçlerinin, yargının, ceza infaz kurumlarının ve her kademedeki kamu görevlilerinin umursamaz tavırları ve kanun tanımaz tutumları ortaya seriliyor. Cinayetin sonrasındaki yargılama süreçlerinde şiddete uğrayan ya da öldürülen kadının hayatının didik didik edildiği ve “Şiddete uğramasını meşrulaştırmak üzere” tüm geri değerlerin ve cinsiyetçi kabullerin işe koşulduğunu görüyoruz. Kadın cinayetlerinin giderek arttığı ve vahşileştiği, kadına yönelik şiddet olaylarında yargı kararlarının her gün yeni bir adaletsizlik yarattığı, şiddet faillerinin uygulamadaki adaletsizlikler ve neredeyse teşvik eden tutumlar nedeniyle “Bana bir şey olmaz” diyerek hareket etme alanının genişlemesi uzun zamandır ülkenin önemli gündem maddeleri arasında. Toplumsal araştırmalar, kamuoyu anketleri ülkenin en önemli sorunları arasında birinci sıraya ekonomik sorunların, ikinci sıraya kadına yönelik şiddetin konulduğunu gösteriyor.

Kadın hareketi bir bütün olarak kadına yönelik şiddetle mücadele için hiç durmadan çabaladı, sokakların topyekün kapatıldığı bir siyasal atmosferde sözünü sokakta söylemekten vazgeçmedi. Dava dava koştu, toplantılar, buluşmalar, imza kampanyaları yaptı, hakları geriye götürecek olan yasal düzenlemelerin her ayrıntısıyla teşhir edilmesi için çalışma grupları kuruldu, nafaka hakkının gasbından çocuk istismarının evlilikle affedilmesine kadar yasal düzenlemelerin konusu haline getirilen tüm saldırılar karşısında toplumu bilgilendiren, kadınları “dur” demeye davet eden bir yaklaşımla büyük bir mücadele verdi.

Daha önce 25 Kasım sürecinde gözlemlediklerimizi yazmıştık; her kesimden kadının hangi partiye oy vermiş olursa olsun, hangi inançtan ve görüşten olursa olsun, kadınların neredeyse şiddete mahkum edildiği memleket tablosundan hükümeti sorumlu tutan bir tutum içinde olduğunu aktarmıştık. Ayrıca özellikle ekonomik krizin giderek daha fazla oranda şiddeti artıracağını bildiğimiz etkileri emekçi kadınlar bakımından gündelik bir olgu olarak yaşanıyor. Ve kadınlar bu olan biteni büyük bir öfkeyle tartışıyor, çözüm arayışına giriyorlar. Bu arayış kadınları yaşam alanlarında, çalıştıkları alanlarda daha fazla kadınla bir araya gelmeye, birlikte ne yapabileceklerini daha çok tartışmaya yöneltiyor.

Bu izlenimlere ilişkin bir değerlendirmeyi şuradan okuyabilirsiniz.

"YETMEZ AMA EVET" MEDETİ NEDEN KÖTÜDÜR?

İktidar açısından ekonomik ve siyasal sıkışmışlığını aşmak için sürekli eskinin tekrarı bir ‘yeni çıkış’ arayışı var; sınır ötesine savaş hesapları, kayyumlar, yargı paketleriyle yamalar, kendi içinden çıkan çeşitli partilere oy kaptırmama çabası, tüm gizleme çabalarına rağmen oy kayıpları gündemde. Her alanda “tabanı kaybetmeme” çabası var. Ziraat Bankasının Simit Sarayı’nın borçlarını üstlenmesinden, termik santral bacalarına filtre takılmamasına kadar pek çok meselede yükselen tepkilere “Erdoğan kurtarıcılığı” devreye sokuluyor. Bu “organize işler”e tabanda yükselen rahatsızlık yine organize bir şekilde “Erdoğan’dan başkasının gidişata dur diyemeyeceği” yanılgısına yedeklenmeye çalışılıyor. Nitekim bu genelgeden önce de 25 Kasım’da Emine Erdoğan’ın “tarihi” nitelikteki konuşması, Aile Bakanı’nın şiddete karşı 75 maddelik “acil önlem planını” devreye sokacağını söylemesi, yandaş kadın yazarların “Tepkiyi anlamak lazım, Erdoğan bu tabloya müdahale edecek” minvalindeki yazıları, İstanbul Sözleşmesi’nin uzmanlar kurulu olan Grevio’ya seçildiğinden beri bir kez bile sözleşmeye dönük saldırılara karşı konuşmayan Aşkın Asan’ın tam da bugünlerde sözleşmeye ilişkin yazılar kaleme alması da bu “organize işler”in farklı boyutları olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla bu genelge AKP bakımından “Benden umudu kesmeyin genelgesi” olarak değerlendirilebilir. İçerikteki bu sorunları ve genelgenin arka planındaki tehlikeleri, bu toplam sıkışmışlık ve arayış tablosunu görmezden gelmek yanıltıcı olacaktır. Bugün büyük kaygılar içinde olan, taleplerini daha politik bir noktaya taşıma olasılığı güçlü geniş kadın kesimlerinin yeniden iktidara yedeklenmesinin “aracı” haline gelme riskini, kadın hareketinin hiçbir bileşeni yok saymamalı.

Ne de olsa “yetmez ama evet”in bu memlekete de kadınlara da bir hayrının dokunmadığını daha önce de deneyimledik, değil mi?

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...