11 Aralık 2019 04:22

İnsan hakları

Paylaş

Bir insan hakları haftası daha geldi. İnsan haklarının olmazsa olmazı yaşam hakkı. Elbette burada yaşamdan kasıt salt ‘sağ kalabilmek, işkence ve kötü muameleye maruz kalmamak, öldürülmemek değil: Sosyal ve siyasal iyilik ortamında, sağlık ve esenlikle dolu bir ömür en temel insan hakkıdır.

Demokrasi ve insan haklarından uzaklaşmanın ülkeler için ekonomik maliyeti en az sosyal boyutu kadar yüksektir. Son bir yılda, 400 bini mahpus, geri kalanı şartlı tahliye veya denetimli serbestlik ile yaşamla arasına duvar örülen bir milyon insan: Üretimden koparılan, işsiz bırakılan, eleştirel bakışın dışında ‘rehin’ kalan yüz binler... İşin ruhsal, sosyal boyutu bir yana ekonomik boyutu da bir o kadar vahim. Bu, aynı zamanda bir milyona yakın kişinin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) emeklilik priminin tamamen veya kısmen ödenememesi, yine Genel Sağlık Sigortası (SGK) primlerinin aksaması demek. Boşuna değil son yıllarda GSS primlerini ödeyemediği için sağlık hakkından mahrum milyonların varlığı.

Unutulmaması gereken bir diğer ayrıntı, demokratik teamüllere aykırı adli/idari kovuşturmalar ile yaşamdan koparılmış her bireyin mağduriyetinin aynı zamanda bakmakla yükümlü olduğu aile fertleri için de bir ekonomik, sosyal yıkıma evrilme olasılığıdır.

Antidemokratik, insan haklarının rafa kaldırıldığı süreçlerin Sosyal Güvenlik Kurumları’na  maliyeti ödenmemiş primler ile sınırlı değildir. Misal, 12 Eylül sürecinde işkence gören 1 milyon mağdur ile yakınlarının, bu travmaya bağlı gelişen bedensel ve ruhsal sağlık sorunları bağlamında o gün bugündür aldıkları sağlık hizmetinin bir ekonomik karşılığı olduğu unutulmamalıdır.

Tekil bir örnekten yola çıkacak olursak, tek bir kişiye yapılan işkence asla onunla sınırlı kalmaz. Zaten sistematik işkencenin de amacı budur: Toplumu rehin almak! Ama bu rehin almanın, işkenceye göz yuman her devlete sosyal olduğu kadar bir o kadar da ekonomik maliyeti vardır. Gözlerden ırak ve bir o kadar da büyüktür bu ekonomik boyut. Misal, işkence gören bir mağdurun annesinin tansiyonu yükselip beyin kanaması ile bir ömür yatalak kalması, ufak tefek kalp sorunu olan bir babanın kalp krizi geçirip koroner baypas olması, kardeşinin migren atağı, eşinin mide ülserinin kanaması hiç de uzak ihtimal değildir. Denebilir ki, sistematik işkence ve kötü muamelenin var olduğu ülkelerde hastane kayıtlarında yer alan ülser, beyin kanaması, kalp krizi, hipertansiyon atağı gibi birçok tanı, özünde işkence ile ilintilidir.

Kamusal alanda ve toplumda adalet duygusunun kaybı, en az mahkeme salonlarında yitip giden adalet arayışı kadar yıkıcıdır. Bu yıkım, yaşam hakkı ihlallerine giden yolun ta kendisidir.

Ve eşitlik: Öylesine büyülü ve bir o kadar da her daim bağlamından koparılmanın hedefinde bir haldir ki ‘eşitlik’; hem varlığı, hem yokluğu ‘eşitlik algısı yaratmada’ elverişlidir. Misal, her hastaya eşit süreli randevu: Sizce adil mi? Demans nedeni ile adını dahi hatırlamakta zorlanan bir birey ile bizlerin, -40 dereceyi bulan soğuk iklim ile kışı var ile yok arasında olan coğrafyaların insanına eşit süre verilmesi sizce adil mi?

Bir tişörtle muayene olmak ile kat kat giyinmiş hallerimiz sürede eşit olabilir mi? Hal böyle ama Sağlık Bakanlığı hastanelerinde her birey ve coğrafya için süre eşit: 5 dakika. Rakamlar eşit ama adil değil.

Bir insan hakları haftasında daha haklarımızdan mahrumuz. Ama yılmak yok, mücadeleye devam.

Sağlıcakla kalın.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...