11 Ekim 2019 00:24

Yaşam savaşımızın üzerini örten beka!

Paylaş

ABD ile çizilen “sınırlar” içinde AKP yönetiminin yaptığı pazarlığın bir parçası da 10 bini aşkın IŞİD’linin akıbetinin bundan sonra Türkiye’ye bağlanması...

IŞİD’in akıbetinin AKP yönetimindeki Türkiye’ye bağlanması!

Biz bunun ne demek olduğunu biliyoruz aslında...

20 Temmuz 2015’te 33 gencin katledildiği Suruç Katliamı’nı, 10 Ekim 2015’te 103 kişinin katledildiği Ankara Katliamı’nı gerçekleştiren IŞİD’lilerin istihbaratın takibinde olduğu ve bunlara devlet tarafından adeta yol verildiği, davalar boyunca belgelerle kanıtlandı. İngiltere’de, İsveç’te, Rusya’da, Fransa’da gerçekleşen ve yüzlerce insanın ölümüne neden olan mağaza, metro, pazar saldırılarının Türkiye üzerinden bu ülkelere geçen IŞİD’liler tarafından gerçekleştirildiği, hatta saldırganların bir kısmının Türkiye’de yakalandığı ve arama listesinde olduğu halde yargılanmadıkları ve bu ülkelere geçişlerine göz yumulduğu da ortaya çıkmıştı. Gazeteci Ali Demirhan’ın hatırlatması önemli; bu şekilde çok sayıda IŞİD militanı, Türkiye’de yakalandıklarında, örgütsel aidiyetleri bilinmesine rağmen, haklarında yalnızca “Pasaport kanununa muhalefetten” işlem yapılıp başka ülkelere gönderildi. Bu son operasyonla hem Suriye sınırlarında hem de diğer bölgelerde “uyuyan” IŞİD hücrelerinin harekete geçeceği yapılan değerlendirmelerden biri. 

IŞİD’in, kanlı katliamlarının yanı sıra kadın ve çocuklara vahşette, tacizde, tecavüzde sınır tanımadığını, egemen olduğu bölgelerde kadınlara yönelik sistematik fiziksel ve cinsel işkence yürüttüğünü, köle pazarlarında satılan kadınları, onlarca çetenin tecavüzüne uğrayan kız çocuklarını, gözler önünde insanların cayır cayır yakıldıklarını ise unutmadık.

Ülkenin en kanlı katliamlardan biri olan Ankara Katliamı’nın yıl dönümünde ‘güvenli bölge’ oluşturmak adıyla yapılan harekat, IŞİD’e güvenli bir alan, yayılma, genişleme ve semirme olanağı yaratılmasına imkan verecek. Bu hamle, hepimize ölümlerden ölüm beğendirmenin bir yönü. Bir süredir meşruiyet kaybı yaşayan, araştırmaların partinin oyunun kuruluşundan beri ilk kez yüzde 30’un altında düştüğünü gösterdiği, ekonomik krizin halk nezdinde siyaseten bir bağlama oturmaya başladığı günlerde AKP, “kriz hali”ni insanları ateş hattına sokarak aşmaya çalıştığını göstermiş oluyor.

Savaş kendisinden başka bir şeyin konuşulmasına imkan vermez. Düne kadar doğal gaza, elektriğe, köprülere yapılan zamlardan bükülen bellerimizin, işsizliği, açlık sınırında yaşayan insanların sayısının milyonca artmasının mayaladığı tepkinin sınırlarını genişletmeyi konuşuyorduk. Kadın cinayetlerinin vahşet boyutuna vardığını, kadınların şiddetten korunması için Meclisten ve iktidardan acil önlem talep ettiğimizi, şiddetle mücadele için etkin önlemler, yaptırımlar ve şiddet gören kadınlar için hızlı, güvenli, nitelikli kurumsal destekler sağlanmasının ne kadar hayati olduğunu tartışıyorduk.

Şimdi; sanalda süren bir bilgisayar oyunu gibi ekranlara taşınan savaş, hayat savaşımızın “vatanseverlik sınavına” tabi tutulduğu bir memleket ortamı yaratıyor. Oysa savaş uzakta değil; hayatımızın tam ortasında! Küçülen ekmekte, ağırlaşan işte, büyüyen kaygıda, boğaza dayanan bıçakta, ‘Bütçe yok’ denilerek kreş, bakımevi, sağlık merkezi, okul, park, sosyal tesis açılmamasında, mahalleye gelen cenazede, yükselen ağıtlarda, okula gitmek, oynamak yerine köprü üstünde dilenen mülteci çocukta, şiddet gördüğümüzde gidecek güvenilir bir devlet kurumu olmamasında... Savaş, silaha milyonlarca dolar harcama yapılan 2019’un ilk 9 ayında  en az 261 kadın vahşice öldürülmüşken bir tek sığınma evi bile açılmamasında... Bu gerçeklerin bayrağa sarılmış tabutların ardından yükselecek ağıtların arasında kaybedilecek olmasında...

Savaşın hayat savaşımızın üzerini örttüğü her “beka” döneminde hatırladığımız bir çağrı var. Sosyal demokratların şovenizme saplanıp dağıldığı 1. Dünya Savaşı koşullarında, “vatanseverlik” sınavının yarattığı gürültü arasında şunu söylüyordu Clara Zetkin: “Emperyalist savaşlar, burjuvazinin önde gelen grupları tarafından, esir edilip sömürülen kurbanların gözünde mukaddes olması gereken, çünkü büyük mülk sahiplerine altın, güç ve hayatın tadını sınırsız çıkarma olanağı bahşeden toplumsal düzeni korumanın nihai araçları olarak görülüyor...” 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde tüm ülkelerin sosyalist kadınlarına “Erkekler öldürüyorsa eğer, kadınlar hayatın korunması için mücadele etmeli... Erkekler susuyorsa eğer, ideallerimizin sesini yükseltmek bizim görevimiz” diyordu. Görülüyor ki egemenlerin nihai araçları değişmedi, bizim görevimiz de...

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa