15 Eylül 2019 00:20

12 Eylül ve bir acayip muhalif tip!

Paylaş

Malum, 12 Eylül darbesinin 39’uncu yıldönümünden geçtik üç gün önce. Çokça konuşuldu. Darbeye zemin hazırlama sürecinde yaşananlar, faşist cuntanın zulmü, toplumsal yaşamın üzerine çıplak devlet zoruyla çöreklenerek örgütlü devrimci-demokratik muhalefeti şiddetle tırpanlaması, asması, kesmesi... 12 Eylül’ün düzlediği siyaset sahasında ‘sol’un ve grevlerle, işçi direnişleriyle 11 Eylül Türkiye’sinin önemli bir unsuru olan sınıf muhalefetinin boşluğunu dolduran dinci-milliyetçi siyasetin iktidara kadar varan yürüyüşü... 

Üzerinden 39 yıl geçti ve her yıldönümünde yapılan 12 Eylül icraatlarının sayım-dökümünün böylesi bir tarihsel süreklilik çizgisinde anlamlandırılması, Türkiye’nin bugün 12 Eylül darbesiyle neden hâlâ hesaplaşamadığını ya da nasıl hesaplaşabileceğini de açıklayacaktır.   

12 Eylül’ün anayasal mekanizmalarının üzerine oturarak “12 Eylül’ü yargılıyoruz” gürültüsüyle sergilenen o gösterinin, bu süreklilik çizgisi üzerinde yapılmış bir cambazlıktan ibaret olduğu çok kısa bir sürede anlaşıldı zaten. İronik olan ise, zaten son nefeslerini vermekte olan iki cunta başından hasta yataklarında ‘görüş’ alıp, “gördüğünüz gibi yargıladık ve askeri darbeleri ebediyen tarihe gömdük” diyen iktidar ortaklarının kısa süre sonra birbirine düşmeleri ve birinin diğerine ‘askeri darbe’ye kalkışmasıydı. Askeri darbelerle güzel hesaplaşılmıştı doğrusu!   

***

Oysa asıl gerçek, kurumsallaşmış yani süre gelen, yaşayan 12 Eylül’dür. Onun anayasası ve anayasal kurum ve mekanizmalarıyla halen yönetiliyor olmasıdır ülkenin. Hiç unutulur mu; Kenan Evren ve yamağının sözüm ona yargılandıkları gün, Diyarbakır’da Kürtlerin anayasal taleplerini içeren imza kampanyası “bu talepler Anayasaya aykırı” gerekçesiyle yasaklanmıştı mesela!

Şaşılacak bir şey de yoktu aslında; 12 Eylül’ün ‘düzen içi’ yargılaması böyle olabilirdi ancak. 

Fırat’ın doğusunda boy veren ve on yıllardır kendi mecrasında bir şekilde süren özgün hesaplaşma dışında, 12 Eylül’le hesaplaşma, kapsamlı bir toplumsal talebin ve halk baskısının konusu yapılamadı maalesef.

Asıl boşluk da burada zaten. 

Hülasa, 12 Eylül’ü yargılamak, 12 Eylül’le kendisinden gasp edilenin iadesini isteyecek bir halk muhalefetinin sorunudur. 

12 Eylül darbesi, Kürtlere ve genel itibariyle ‘sol’a dönük özel baskıyla birlikte, nihayetinde, sınıflar mücadelesinde de bir tarafın galip gelen hamlesiydi. Karşıt güçleri atlayarak, sınıfsızlaştırarak, darbeyi bütün toplumsal kesimlere, herkese yapılmış gibi anlatmaya çalışanlar, 12 Eylül’ün kötü bir karikatürünü bile çizemiyorlar aslında.

***

39 yıl sonra bile, bir ‘muhalif’ kanalda, üstelik iktidara ‘muhalif’ adamlar, oturup 12 Eylül öncesine dair, “kardeş kardeşe düşürüldü”, “gündüz sağcı, gece solcu provokatörler” geyiği çevirebiliyorlar hâlâ. Yıllarca hapis yatmış biri, “12 Eylül hem devrimci harekete hem de ülkücü harekete karşıydı. Ayağı bu ülkenin toprağına basan, sağcı-solcu aydınlanma güçlerini ezdi...” diyebiliyor. Bir diğer zamanında 12 Eylül mağduru yazar, “12 Eylül’ün asıl amacı Türkiye’yi bölmek, federasyon getirmekti” diyor ve ekliyor: “O yüzden de İslamcılarla birlikte Kürtlere de dokunmadılar.”! Neymiş demek ki? İslamcılarla aynı süreçte Kürt muhalefetine de özellikle kapı açmış 12 Eylül. Vay ki vay!..

Kürt siyasetinin gelişip toplumsallaşmasını İslamcılığın iktidara yürüme süreciyle aynı kategoride değerlendiren bu yaklaşımın 12 Eylül’le hesaplaşabilmesi mümkün olabilir mi hiç?! İnsanın Diyarbakır zindanlarının dili olsa da bu münevver arkadaşlarla biraz sohbet etse diyesi geliyor ama nafile. Kurumsallaşmış 12 Eylül gibi kurumsallaşmış şoven kodlar da o kadar güçlü. Böylesi bir sivri zekalı muhalifliğin, istediği kadar keskin konuşsun, bugünkü iktidar için ancak ‘eğlencelik’ niyetine ciddiye alınabileceği açıktır. Söz gelimi üç büyük kente kayyım atanması, HDP’nin önüne yönlendirilmiş birkaç ailenin istismarıyla yeni kayyım dalgasının zemininin hazırlanması, seçme-seçilme hakkının fiili olarak yok edilmesi, vs. bu tür ‘muhalif’in derdi olabilir mi hiç?!

*** 

Hadi bırakalım Kürtleri, onlar müzmin bölücü! İşçiler, emekçiler dert ediliyor mu peki bu 12 Eylül muhaliflerince? Nerdee, söz konusu bile değil. Darbenin aynı zamanda tepeden tırnağa sınıfsal olduğu gerçeğinin kıyısından bile geçilmiyor. Ki krizdeki sermaye birikim rejiminin restorasyonu için de zorunlu bir ‘yol düzleme’ operasyonuydu 12 Eylül. Grevlerin yasaklanması, sendikal örgütlülüklerin dağıtılması, sonrasında 24 Ocak kararlarının kolaylıkla uygulanması falan... 

Evet, darbenin arkasında olan, onda kendi sermaye düzeninin geleceğini gören, darbenin sermayenin sınıfsal özüyle yoğrulduğunu bilen, cuntaya yazdığı mektupta açıkça DİSK’in ezilmesini isteyen Vehbi Koç’uyla, “artık gülme sırası bizde” diyen Halit Narin’iyle, bütün bir sermaye sisteminin 12 Eylül’ün merkezinde olduğu gerçeği bu kafası çorba ‘muhalif’in umurunda bile değildir. 12 Eylül’ün bu sınıfsal özünün gerektirdiği bir sınıfsal hesaplaşmanın bugünün verili koşullarında neden mümkün olamadığı, işçi ve emekçi sınıfların baskısı olmadan bunun gerçekleşemeyeceği de... 

İyisi mi geçelim böylelerini, bakalım kendimize... 

Örgütlü güç meselesidir; ne kadarsa örgütlü gücün, o kadar hesaplaşabilirsin 12 Eylül’le!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa