13 Eylül 2019 23:56

Okulun yapmadığını itfaiye yapıyor

Paylaş

İtfaiye taşıtlarının önündeki yazı, önden giden araçların dikiz aynasından doğru okunmasının sağlanması için terstir. Eğitim sistemimizde Atatürk’ün annesinin adının ya da Hz. Muhammed’in eşinin adının bilinmesinin, felsefeleri anlaşılmadıkça, kime ne faydası var, hiçbir zaman anlayamamışımdır. Aslında detaylı düşününce, böylesi dogmatik eğitim sisteminin içte tek adam yönetimine, dışta ise emperyalistlere çok önemli rahatlık sağladığı görülür. Halkın dikkatinin buz dağının tepesine yoğunlaştırılması dipte nelerin gizlendiğini belirsizleştirmekte ve siyaset de buna göre maniple edilebilmektedir. Faiz haddinin düşürülmesiyle fiyatların gerileyeceği ve ekonominin atağa kalkacağı, cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının bir kişide toplanması ile siyasetin daha iyi götürüleceği ya da çocuklarını PKK’nın kaçırdığı anaların haklı feryadı ile cumartesi analarının ıstırabının mukayesesi vb. gibi olguların görüntüleriyle arka plandaki nedenleri arasında nasıl bir ilişkinin var olduğunu hiç düşünmeyiz ve siyasinin yönlendirmesiyle iman ederiz. Zaten siyasetçi de bunu arzular. İşte itfaiye aracındaki yazının ters yazılmasının eğitim sistemimize üstünlüğü bu noktadadır; yazıyı tersinden göstererek eğitimin yapmadığını itfaiye yapıyor. İnsanlarımıza gördüğü ile iman etmesi, asla derin sorgulamalar yapıp, işin nedenine inmemesi öğretildiğinde teslimiyetçi bir nesil yetişir. O zaman siyasetçinin işi fevkalade kolaylaşır. İşin özü şuradadır ki, teslimiyetçi halk salt siyasetçinin işini değil, onunla birlikte emperyalistlerin ülke içindeki emellerinin gerçekleşmesini de kolaylaştırır. Oysa, siyasetçinin ülke halkı çıkraları aleyhine emperyalistlerle mücadelesinde en büyük desteği ve sigortası bilinçli ve olayların arka planını görebilen halk ve halkın düzgün temsilcisi olan parlamentodur. Ne hazindir ki, tüm bu yollar halkın çıkarı aleyhine kapatılmaktadır. Türkiye’nin imam hatip eğitim sistemine ağırlık vereceğine bu konuyu derinlemesine düşünmesi gereklidir. Kendisine ve toplumuna yararlı insan düşünen ve sorgulayan insandır.

Faiz haddi düşürülürken, aynı anda emekçi ücretleri anormal baskılanıyor ve kamu borçlarının karşılanması amacıyla bir tür borçlanma ofisi kurulacağı basında dillendiriliyor. Bunları bir arada düşündüğümüzde, hele de dış sermayenin şiddetle davet edildiği bir ortamda, ülke halkımızın nasıl sömürüleceğini şöyle bir aklımızdan geçirelim. Kapitalist sistemin mantığına göre, faiz ve ücretler birer maliyet unsurudur. Her türlü gelir üzerinden ödenen vergi de bir tür maliyet unsuru olarak algılanıp, bu üç kalemin hafifletilmesini münferit meseleler olarak değil de, üretim faaliyetinin sonucu üzerindeki yoğunlaşmış etkisi ile ele aldığımızda kimlere nasıl avantajlar sağlandığını net olarak görebiliriz. Böyle bir ortamda ülkeye yabancı sermaye gelmez mi, gelebilir. Peki, gelen bu yabancı sermayenin ülkeye katacağı ne olur? Yabancı sermaye emekçiye ve devlete ne bırakıyor ise ancak kazanç o kadar olur. Biz bu kalemleri kıstığımıza göre, yabancı sermayeden ülkeye kalacak miktar ile ülkeden dışarıya yapılacak kâr transferi arasında mukayese yaptığımızda acaba kim daha kârlı olacaktır? Görülüyor ki, mesele emekçi sömürüsünden çok daha farklı ve dallı-budaklı alanlara yayılıyor.

Olayın ikinci boyutu ise Türkiye’nin niçin tüm bu tür olaylara mecbur olduğudur. Niçin Türkiye faizi yüksek tutmak zorunda olup, ancak dünyada faiz inerken bir miktar indirmek durumundadır? Faiz inerse gerçekten fiyatlar iner mi? Bu konular kesinlikle siyasi beyanlardaki ilkokul mantığı ile kurulmuş süslü ve kısa cümlelerle açıklanabilecek nitelikte değildir. Bir kere, faizin düşmesiyle oluşacak kredi ve para bolluğu karşısında aynı şekilde ürün bolluğu gerçekleştirilemezse enflasyon gerilemez. Bir kademe daha geriye gidelim, enflasyonun nereden kaynaklandığına odaklanalım. Enflasyon ne bütçe açığından, ne de yüksek faizden ya da yüksek emekçi payından(!) kaynaklanmaktadır. Bunların tümü bir temel yanlışın ya da olumsuz işleyişin farklı alanlarındaki yansımalarıdır. İşte enflasyon da o temel yanlıştan kaynaklanmaktadır. O yanlış Türkiye ekonomisinin verimsizliğidir.  Burjuvazinin oluşmaması ve kapasitesizliği salt ekonominin değil, siyasetin de yapılanmasını olumsuz etkilemektedir. Ne var ki, burada da tavuk-yumurta hikayesi devreye girer; burjuvazi mi sanayi üzerinde, yoksa sanayi ya da ekonomi mi burjuvazi üzerinde etkili olur, diye sorgulanır.

Görülüyor ki, meseleler siyasilerin ellerine verilen metne bakarak irat ettikleri nutuklardaki(!) kadar basit değildir. Cumhurbaşkanı’nın eğitime yeni başlandığını ifade ederken içimi hoplatan düşünceler bunlar oldu. Bir düşünelim; S-400 alırken aynı anda nükleer güce yönelmenin mantığını ve sebebini! Her şeye rağmen, biçimsel eğitimle değilse de, fiili yaşamdaki öğrenilenlerle demokrasiye yönelmenin ve siyasetle iş birliği içinde emperyalizmin ülkemiz refahı üzerindeki oyunlarını çözmenin yollarını geliştirmemiz ümidiyle!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa