01 Eylül 2019 00:20

Barış ve ‘İspat’ için...

Paylaş

Diyarbakır, Van ve Mardin’de seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyımların ilk işleri makam odalarına Cumhurbaşkanı’nın büyük boy portresini  asmak olmuştu. Daha ilk dakikalarda basına servis edilmiş görüntülerden görüp izlemiştik bunu. Şaşırmamıştık elbette. Sonrasında ilan edilen ve 5 aylık seçilmiş yönetim döneminin izlerini bir an önce silmek üzere uygulanan seferberlik hali içinde, bilmeyenlerin şaşırabileceği öncelikler de var.

Görevinden uzaklaştırılan Van Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Bedia Özgökçe, kentte Urartulara ilişkin süren arkeolojik kazı çalışmalarına kendi yönetimlerince sunulan yemek, ulaşım vb. desteklerin hemen kesildiğini belirtiyor. MÖ 9’uncu yüzyıla kadar uzayan Urartu’nun, Van gölü havzasında tarih sahnesine çıktığı biliniyor.

Aynı tarih “hassasiyetinin” Diyarbakır kayyımınca da sergilendiğini görüyoruz. Doğu Roma döneminden bugüne kalan, arkeologlarca bölgenin klasik dönemine dair çok önemli veriler içerdiği belirtilen, Çınar ilçesindeki 3 bin yıllık Zerzevan kalesinin yolunun düzenlenmesi, otobüs servisleriyle turistik gezilerin sağlanmasını hedefleyen belediyenin girişimleri de hemen sona erdirilmiş. Yine Ergani’de bulunan ve tarihteki ilk yerleşim yerlerinden biri olan Çayönü-Hilar hattında da büyükşehir belediyesince yürütülen çalışmalar kesilmiş. Görevinden uzaklaştırılan Eşbaşkan Selçuk Mızraklı’nın tespiti tam isabet: “Demek ki antik olanla, arkeolojik olanla, antropolojik olanla bir sorunları var. Yani böyle biraz toprağı kazmaya başlayınca acaba başka bir şey mi çıkacak diye kaygıları olanlar var ki böyle çalışmaları ya durduruyorlar ya da verilen desteği kesiyorlar. Oysa bu kazılarda izleriniz varsa izlerinizi bulursunuz sadece...”

Mesele tam da bu işte. Tarihi, bugünkü hayata hükmeden egemen varlığınızınla başlatmak isterseniz ve tarihten bugüne uzayan kesintisiz, ‘saf’ bir “kökten-üstünlük” referansına ihtiyacınız hasıl olursa, antropolojinin de arkeolojinin de sunacağı gerçekler canınızı sıkar. Tarihle başınızın bu türden bir belaya girmesinin nedeni tam da bugün peşine düştüğünüz ‘saf’ ve ‘teklik’ hülyasıdır aslında. ‘Tek’ olmak, egemenliğini ve üstünlüğünü kabul ettirmek amaçlı ‘inkâr’, arkeoloji ve tarih karşısında da böylesi kompleksli halleri zorunlu kılar. Başkalarını inkâr ediyorsanız, tarihte hep kendi izinizi ararsınız. Ya o izler yoksa? Rahatsız olursunuz, tarih sizi rahatsız eder ve çarpıtırsınız, olmadı görmezden gelirsiniz, olmadı hem bugüne hem geçmişe ve hem de geleceğe ‘kayyım’ atarsınız!

‘Teklik’ peşindeki egemenin kendisini ‘ispat’ı, bugüne ve tarihe dair ‘inkâr’ silsilesini zorunlu kılar. Hastalıktır; eşit ilişkileri, eşitler arası barışçı bir yaşamı reddetmeye mahkûm bir tür şizofrenidir bu.

***

Eşitlerin barışıyla asla bir arada düşünülemeyecek böylesi bir ‘inkâr’ ve ‘ispat’ totolojisi, karşısında da bir başka ‘ispat’ denklemine zemin açar kuşkusuz ki. Barış mücadelesi ile ‘ispat’ mücadelesi üstüste düşüp içiçe geçer. ‘İnkâr’ edilenin kendisini ‘ispat’ mücadelesi, aynı zamanda barış mücadelesi niteliği kazanır. Barış, kendisini ihtiyaç haline getirmiş koşulları değiştirme eyleminden ayrı düşünülemez çünkü. Barışı ihtiyaç olarak dayatan koşulları değiştirme mücadelesi de bir ‘ispat’ mücadelesi olur böylece...

Ortadoğu’nun kimliksizlerinden Kürtler için de böyledir. Kürtlerin barış mücadelesi aynı zamanda ‘ispat’a dairdir. Sosyal-siyasal varlığını, tarihsel-güncel kimliğini ‘görünür’ kılma hedefli ‘ispat’ mücadelesi, barışçı bir geleceğin olmazsa olmaz koşullarındandır. Bu siyasal coğrafyada egemenlerin kurgulayıp pratiğe döktükleri denklemler hep Kürtlerin ‘görünmezliği’ üzerinedir çünkü. Örnekleri saymakla bitmeyecek kıyımlar da “kayyım” zihniyeti de sözkonusu ‘görünmez kılma’ ihtiyacına dönük farklı tasarruf biçimleridir. Barışçı bir yaşamın temelini baştan sakatlayan, barış zeminini daha baştan ketleyen budur. Ve bu durum, kuşkusuz ki sadece Kürtlerin sorunu değildir.

Evet, “Kürtlerin görünmezliği” üzerine kurulu ‘inkâr’ konsepti, halkların barış içinde bir arada yaşama ve güvenli gelecek imkânına yönelmiş bir demokles kılıcı gibidir. Egemen ulusun olmadığı bir eşit halklar iklimi, aynı zamanda barış mücadelesinin niteliğini de değiştirir. Egemen sınıfa karşı mücadelenin kapıları sonuna kadar açılır ve insanların değil de sadece eşyaların yönetileceği o büyük uyum dünyası için kanat çırpmaya başlar ‘barış güvercinleri’... Tarihin derinliklerinde kimin izi varmış, kimin yokmuş, vs. sorun olmaktan çıkar, şizofrenik konseptlere de gerek kalmaz!

Bugün 1 Eylül, Barış Günü...

Soluklarımızı barış ve ‘ispat’ mücadelesine hasredelim...

Güzel bir gelecek için...

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa