31 Ağustos 2019 03:46

Bir sınıf, iki tutum!

Paylaş

Yaklaşık on yıldır, belgesel sinemanın bir tür ‘medya’ işlevi gördüğünü gözlemliyorum. Geçmişte, ana akım gazete ve televizyonlarda da görebileceğimiz haber/içeriklerin giderek görünmez kılınmasının ardından tüm dünyada belgesel sinema bir tür ‘habercilik’ misyonunu da üstlenmeye başladı. İnsan hakları ihlallerinden çevre felaketlerine, kapitalist ekonominin dünyayı uçurumun kıyısına getirişinden emek süreçlerindeki değişime kadar ‘haberdar’ olduğumuz birçok konunun arka planını ve nedenlerini bu belgesellerde izleyebiliyoruz. 

Bu satırların yazarını takip edenler hatırlayacaktır. Arada sırada bu tür belgesellere denk geldiğimde -özellikle de emek hareketi ve mücadelesiyle ilgili olanlar- konu edinmeye çalışıyorum. Bu hafta da son günlerde Netflix’te oldukça popüler olan bir belgeselden bahsetmek istiyorum: “Amerikan Fabrikası” (American Factory). Steven Bognar ve Julia Reichert ikilisi 2009 yılında “The Last Truck: Closing of a GM Plant” filmiyle kısa belgesel dalında Oscar’a aday olmuşlardı. Bu kısa belgesel Amerika’nın Ohio eyaletinin bir kasabasında bulunan General Motors fabrikasının kapanışı ve bölgenin içine düştüğü durumu anlatıyordu. İkili, bir gazeteci gibi fikri takip yaparak sürecin devamıyla çıkıyor karşımıza “Amerikan Fabrikası”nda. Söz konusu fabrika 2015 yılında otomobil camı üreten dünya çapında bir Çin şirketi tarafından satın alınıyor. 500 milyon dolarlık yatırımla fabrika yeniden faaliyete geçiriliyor. Fabrikada üretim Çin’den getirilen ‘uzman’ işçiler ile çoğu geçmişte otomotiv sektöründe uzun yıllar çalışmış ABD’li işçilerin birlikte çalışacakları bir formül üzerine inşa ediliyor. 

Yönetmenlerin bir söyleşisinde de belirttiği gibi belgesel, uluslararası bir firmanın ABD’de yatırım yapıp istihdam yarattığı, iki ülkenin işçilerini birlikte çalıştırarak ‘Kültürler arası kaynaşmaya öncülük ettiği’ için bu durum heyecanla karşılanıyor. Belgesel de öyle başlıyor zaten. Ancak zaman ilerledikçe, Çinlilerin yönetme biçimleriyle, ABD’li işçilerin tarihsel birikimi arasında ciddi gerilimler ortaya çıkıyor. Steven Bognar ve Julia Reichert ikilisi olayın bütün taraflarına (patron, Çinli işçiler, ABD’li işçiler, sendika) hiçbir ön yargı beslemeden yaklaşıyor ve sadece onların kendilerini ifade etmelerine aracı oluyor. Bu yaklaşım, bugün sınıf hareketinin içinde bulunduğu durum, işçi sınıfının dönüşümünün geldiği aşamanın görülmesi açısından oldukça verimli bir iş çıkarıyor ortaya.  

Çinli yöneticilerin fabrikayı kendi ülkelerindeki gibi yönetme ve zorlu bir rekabetin içine sokma çabası, ABD’li işçilerin direnciyle karşılaşıyor çoğu zaman. Örneğin günde 12 saatlik mesai ya da cumartesi çalışma zorunluluğu veya iş güvenliği önlemleri alınmadan çalışmaya zorlanmak tepki çekiyor. ABD’li işçiler bu çalışma koşullarına karşı direnip sendikalı olmak için harekete geçerken Çinli işçiler ise onların bu tavırlarına bir türlü anlam veremiyor. Hatta yer yer onları şımarık olarak görüyorlar. ABD’li işçiler sendika için mücadele ederken, Çinliler patronla birlikte sendikaya karşı mücadele ediyor çünkü bunun verimliliği düşüreceğini düşünüyorlar. 

Film doğrudan bir şey söylemekten kaçınıyor ama ortaya çıkan manzara iki sınıf ve iki farklı tutumu gösteriyor bizlere. Ülkelerine olan sevgileri, çalışmaya olan bağlılıkları “büyük hedefler” uğruna istismar edilen Çinli işçiler için fabrikanın başarısı aynı zamanda Çin’in başarısı demek. Dünyanın en zengin şirketlerinden birisine değil de ülkelerinin ABD’deki başarısı için çalıştıklarını düşünüyorlar. ABD’li işçilerin Çin ziyaretinde oradaki çalışma koşullarını görme fırsatımız da oluyor. Örneğin söz konusu fabrikanın Çin’deki şubesinin müdürü, sendika başkanı ve Çin Komünist Partisi temsilcisi aynı kişi. Yani fabrikanın sahibinin kayınbiraderi. Nepotizmin bu kadarı henüz bizde bile yok! Çinli yetkililer kendi ülkelerinde nasıl çalışılıyorsa ABD’de öyle olsun istiyorlar. 

Ancak ABD’li işçiler 150 yıllık mücadele ve sendikal geleneğin birikimiyle işlerin bildikleri gibi devam etmesini istiyorlar. Filmin bizlere gösterdiği asıl şey ise tam bu noktada ortaya çıkıyor. Belgeselin hemen başında fabrikada işe başlayan eski bir General Motor işçisi, sevinçli olduğunu çünkü yeniden ‘orta sınıf’ olabileceğini söylüyor. Ancak işe başladığında on yıl önce kazandığı paranın sadece yarısını kazabildiğini fark etmesi onun için büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Bir başka işçinin söylediği “GM bana harika bir hayat sunmuştu. Kepenkleri indirdikleri gün o hayatım son buldu. Bir daha asla o miktarda para kazanamayacağız. O günler geçti artık” sözleri aslında durumun özeti gibi. “Amerikan Fabrikası” yalnızca çalışma kültürü birbirinden farklı iki ülkenin işçilerinin karşı karşıya gelişini değil, ‘eski’ ve ‘yeni’ çalışma tarzının da çatışmasını gösteriyor. Refah toplumu rüyaları sona eren, gerçekten orta sınıf gibi sonsuza kadar yaşayabileceklerine inandırılan gelişmiş ülke işçi sınıfının, yalnızca Çin’de değil dünyanın birçok ülkesindeki yoğun emek sömürüsüyle karşılaşıp afalladığı, anlamakta ve uyum sağlamakta zorlandığı bir sürecin resmi adeta film. 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa