02 Ağustos 2019 07:59

Elde patlayan hesap: Mülteciler

Paylaş

2011 yılının nisan ve mayıs ayları… Arap ayaklanması başlayalı ve Suriye’ye yayılalı birkaç ay olmuş. Henüz gidişatı ve hatta olanı biteni kestirmek mümkün değil. Ayaklanmanın yaşandığı veya az çok etkilediği ülkelerde bile insanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir tarafta mevcut yönetimlerin karanlık sicilleri var ama diğer tarafta Suudi Arabistan gibi karanlık sicili olan ülkelerden çok daha karanlık ülkelerin ateşli bir şekilde desteklediği bir süreç yaşanıyor. ABD’nin ve AB’nin ayaklanmalara desteği de geniş bir kesim için gidişata dair kafa karışıklığı yaratıyor çünkü Irak işgali ve sonrasında yaşananlar hâlâ akıllarda.

Ayaklanma dönemi Tunus’ta kıvılcım gibi başlıyor ama kısa sürede Fransa gibi ülkelerin başını çektiği uluslararası güçlerin Libya’da alelacele uçuşa yasak bölge ilan etmesi, isyancı güçlere hava desteği sağlamaları, şehirlerin art arda el değiştirmeleri, Kaddafi’nin linci, ülkenin birkaç parçaya bölünmesi gibi gelişmeler olup bitiyor.

Libya’ya kaos hakim… Sonraları 1700’lü yıllardan film karelerini aratmayan köle pazarları, zincirlenmiş insanlar ve insanın insana vahşetinin en kanlı örnekleri sayılabilecek görüntüler ve fotoğraflar gelmeye başlıyor ancak dünya gündeminde birkaç günden fazla kalamıyor.

Akdeniz’de Libya’dan Yunanistan ve İtalya gibi ülkelere kaçmaya çalışan göçmen dolu teknelerin battığına dair haberler zaman zaman basında yer alıyor. Ülkedeki enerji kaynaklarına ilişkin bölüşüm yeni kontratlar üzerinden büyük ölçüde belirginleşmiş ve Libya artık bitmek bilmeyen bir kaosun içinde kendi halinde…

Aynı günlerde dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da sık sık ekranlarda. Zaten o dönemde orman bakanından belediye başkanına kadar herkes dış politika demeçleri veriyor ve ayaklanmanın ne kadar hayırlı olacağına dair ‘öngörülerini’ paylaşıyor.

Libya’ya NATO müdahalesi fikrine esip gürleyen Türk yetkililer kısa sürede fikir değiştiriyor ve İzmir’i operasyon üssü yapacak kadar da müdahaleyi benimsiyor. Sonrası malum…

O günlerde Suriye’de de hava gergin, gidişatı kestirmek güç ancak Türkiye sınırına yakın Halep gibi kentlere çatışmalar sıçramamış. Bir taraftan “Esad yönetiminin birkaç hafta içinde düşebileceği” yönünde en yetkili ağızlardan açıklamalar geliyor diğer tarafta “Suriyeli kardeşlerimize her türlü desteğin verileceği” ısrarla belirtiliyor. Açıklamalarda bunun insani, vicdani ve dini (Ve yine sık sık duyduğumuz mezhebi vurguyla birlikte Sünni kardeşliği) gereği olarak yapılması gerektiği vurgulanıyor.

Ayaklanma başlayalı bir ay bile olmamış ancak mülteci kampları hazır ve mülteci sayısı ‘psikolojik eşik’ olan 100 bine ulaşırsa Türkiye’nin NATO desteği ile ‘insanlık namına’ Suriye’ye müdahalesinin önü açılacak.

O aralar Hatay ve hatta Antalya dahil Türkiye topraklarında ÖSO komutanları toplantılar yapıyor. Suriye’deki silahlı grupların radikal eğilimleri olduğu söylemlerinden ve eylemlerinden gayet iyi anlaşılıyor ve sahadaki silahlı başarılar da genel olarak el Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’nin eseri. Ancak bütün bu silahlı grupların kullandığı kamuflaj ÖSO bayrağı… Ancak o günlerde sahada cihatçı yapıların olduğunu söyleyenler Türkiye dahil birçok ülkenin basınında şeytanlaştırılıyor. Birkaç yıldır Türkiye’nin artık açıktan maaşını ödediği ÖSO’nun derme çatma bir yapı olduğunu, gücü olmadığını anlatabilmek mümkün değil.

Velhasıl Libya’daki insani trajediler Suriye’deki gelişmelerin gölgesinde kalmaya başlıyor.

Türkiye, mülteci/göçmen sayısı üzerine kurulu bir kumara girişiyor ve açık kapı politikası uygulamaya başlıyor. O dönemlerde yani 2011 daha bitmemişken ilginç bir şekilde henüz çatışmalara çok uzak Halep gibi yerlerden ilk göçmenler Türkiye’ye geçmeye başlıyor. Türkiye’deki kampların etrafı çevriliyor. Hatta milletvekilleri bile sokulmuyor bu kamplara. Kamplarda kimlerin olduğunu, bu kampların sivil kamplar olup olmadığını sorgulamak bile ‘muhaberat ajanı’ olarak suçlanmaya yetiyor.

Göçmen sayısı 100 binin çok üstüne çıkıyor. Birkaç hafta içinde devrilmesi beklenen Suriye yönetimi düşmüyor ancak yıllara yayılan kanlı bir vekalet savaşı çoktan başlamış ve bir ülkenin büyük ölçüde harap olmasına sebep olacak kadar da şiddetle sürüyor.

Türkiye’de hükümet tarafından medya üzerinde etkili bir manipülasyon sürüyor. Hükümete yakın çevreler, İslamcılar ve yanı başındaki coğrafyaya dair bilgisi olmamasına rağmen fikir beyan etmekten çekinmeyen genişçe bir kitle de bu kervana katılıyor. Kamuoyu da sessiz. Kiminin umurunda değil, kimisi de hükümeti desteklemese bile dış politikasını ve özellikle Suriye politikasını destekliyor.Türkiye’ye geçen göçmen sayısının şişirildiğine, mükerrer kayıtlar olduğuna dair iddialar ortaya sürülüyor ancak duyan olmuyor tabii ki. Velhasıl göçmen sayısı 100 bini aşıyor ancak Türkiye ile birlikte yola çıkan ülkeler bir Suriye müdahalesine yanaşmıyor. Bunun yerine silahlı gruplar üzerinden vekalet savaşına devam etmeyi tercih ediyorlar. Haliyle mülteci/göçmen sayısı kısa sürede çığ gibi büyüyor ve milyonları buluyor.

Türkiye, Suriyelilere ‘geçici’ gözüyle baktığı için mülteci statüsü vermiyor. İlk ayların ateşli siyasi söylemlerinin gölgesinde kalanlar ortaya çıkmaya başlıyor; Suriye’de yönetim devirmeye girişen Türkiye ve AB ülkeleri yönetimin devrilmeyebileceği ihtimalini göz önüne alarak bir B planı yapmamış. Haliyle göçmen akınları olabileceğini hesaba katmamış. Libya’dan Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyada depremler olurken bölge insanlarının uslu uslu yerlerinde oturacaklarını, sınırlara yığılmayacaklarını, vekalet savaşları yürüten ülkelerin ‘başlarına bela’ olmayacaklarını düşünmüşler. Sonuç olarak Türkiye başta olmak üzere birçok ülke mülteci akınlarına karşı tamamen hazırlıksız yakalandı.

AB ülkelerinin iyi kötü entegrasyon programları, göçmen politikaları vardı ve akınların karşısında birçok eksiklik olmakla birlikte organize olabildiler. Ancak Türkiye için durum tamamen farklıydı. Suriye’de savaşıp dinlenmek, tedavi olmak, ailesini görmek için Türkiye’ye geçen cihatçılar ve milisler iki toplum arasındaki sorunların zeminini hızla oluşturmaya başladı. Ancak ‘Dokunulmazlardı.’

Ayaklanmaların ilk haftalarında süreçlere dahil olan ülkelerin özellikle medya aracılığı ile çizilen mülteci imajı da çökmeye başladı. Bu imaja göre mültecinin mağdurun en mağduru, her şeyini kaybetmiş ve bu nedenle bir şey talep etmeye takati bile olmayan, yemek ve barınak temin edildiğinde minnettar olan, gerçek üstü insanlardı. Göçmenlerin büyük şehirlerde ve yerel halkın günlük hayatında sürekli görünür olması ile birlikte bu imaj hızla çöktü.

Hele de Türkiye gibi ekonomik zorlukların, işsizliğin olduğu ülkelerde mültecilerin sayılarının katlanarak artmasının yanı sıra kısa sürede evlerine dönmeyeceklerinin anlaşılması gerginliği iyice tırmandırdı. 2011 başlarından itibaren ayaklanmaları destekleyen, sessiz kalan, tepkili olsa bile bunu göstermeyen ve amiyane tabirle karnından konuşan insanların ülkelerindeki bütün sorunlardan mültecileri sorumlu tutmaya başlamasını anlamak mümkün değil gerçekten.

Türkiye’de göçmenlerden önce hiç suç işlenmiyormuş, ekonomi tamamen yolundaymış, her şey süt limanmış da göçmenler gelince kara bulutlar çökmüş gibi… İşin ilginç yanı siyasetçisinden gazetecisine kadar mülteci karşıtlığını körüklemeye çekinmeyenlerin hâlâ hükümetin dış politikasına ilişmeden, çözüm önermeden sıradan mülteciyi hedef göstermeleri 2011 başındaki havadan çok da farklı değil.

Türkiye’nin mevcut Suriye yönetimi ile görüşmeyi hâlâ reddetmesine, Suriye sahasında savaş şartlarının sürmesini sağlayan askeri operasyonlarına, Suriye’nin harap olmasına büyük katkısı olmasına rağmen yeniden toparlanmasını engelleyen ülkeler arasında olmasına tepki göstermeden mültecileri hedef göstermek sadece mültecilerin evlerine saldırıları, linçleri ve cinayetleri körükler. Buna tepki olarak zaten entegrasyon süreci olmadığı için gettolaşmanın başladığı ve ne yaptığı belli olmayan ‘yardım derneklerinin ve kuruluşlarının’ cirit attığı mülteci mahallelerindeki süreçler hızlanır.

Sonuç olarak Türkiye dahil birçok ülkenin mülteci sorunu olduğu açık ancak bu sorunun gerçekçi bir bakışla, mülteciyi muhtaç ve iç politika malzemesi olarak görmekten vazgeçerek, ilgili ülkelerle iletişim kanalları açıp yeniden imar süreçlerine destek vererek değerlendirmek gerek. Göçmenler ve mülteciler Türkiye’nin bir gerçeği artık, geç de olsa gerekli adımlar atılmazsa sorunun iyice kronikleşerek kötüleşmesi de kaçınılmaz… Bu sorunun mülteci istismarları göz ardı edilerek ve mülteciler dahil edilmeden tartışılması ve çözülmesi mümkün değil.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa