15 Temmuz 2019 04:30

Mandela kuralları

Paylaş

Tüm dünyada cezaevlerinde mahpuslara yönelik muameleye ilişkin standartları belirleyen temel belge 1955 tarihli “Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları”dır (Asgari Standart Kurallar). Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi tarafından kabul edilmesi üzerinden 60 yıl geçtikten sonra günümüz ihtiyaçları, insan hakları ve cezaevi idaresi alanlarında meydana gelen değişim ve gelişmeleri yansıtacak şekilde yeniden gözden geçirilerek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 17 Aralık 2015 tarihinde güncellenmiştir. Gözden geçirilmiş Asgari Standart Kurallara yaşamının 27 yılını Apartheid rejiminin cezaevlerinde hak ihlallerine karşı mücadele ederek geçiren Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Başkanı Nelson Mandela’nın mirasını onurlandırmak için Mandela Kuralları adı verilmiştir. Geçtiğimiz günlerde Antalya Barosu İnsan Hakları Merkezi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın ortak çalışmasıyla Mandela Kuralları’nın çevirisi yayınlandı.

BBC Türkçe’de 10 Temmuz günü çevirisi yayınlanan Emma Jane Kirby haberinin başlığı “Norveç'te suçlular nasıl "iyi komşulara" dönüşüyor?” idi. Kendisini gardiyan değil, cezaevi yetkilisi olarak tanımlayan Hoidal Norveç’de cezaevi reformunu başlattıklarından beri Norveç'te eski mahkumların yeniden suç işleme oranının iki yıl içinde yüzde 20'ye, 5 yıl içinde ise yeni sayının yüzde 25'ine indiğini belirtiyor. 

Mandela Kuralları’nın çevirisi için yazdığım önsözde de benzer verileri aktarmıştım; “Uzun yıllardır yapılan araştırmalar insanları özgürlüğünden alıkoymanın suç oranlarında beklenen azalmayı sağlayamadığını göstermektedir. Örneğin ABD’de 1970’den beri cezaevi nüfusunun 5 kat artmasına karşılık, bu yüzyıl içerisinde mal ve mülkle ilgili suçlarda ancak yüzde 1’den az bir azalışa denk geldiği; Kaliforniya, Michigan, New Jersey, New York ve Teksas gibi büyük eyaletlerde azalan mahpus nüfusuyla paralel olarak suçlarda da azalma olduğu görülmektedir. Bugün tüm dünyada kapatma dışı ceza yöntemleri üzerine tartışmalar sürmekte, cezaevlerinin toplum sağlığı üzerine etkileri de bu tartışmaların bir parçası olarak yerini korumaktadır. Cezaevlerinin toplumlara verdiği zararın, yalnız mahpuslara yönelik olmadığı, cezaevi çalışanlarının da bu zarardan payına düşeni aldığı unutulmamalıdır. Araştırmalar, verem ve hepatit gibi hastalıkların cezaevi çalışanlarında genel nüfusa göre anlamlı oranda daha fazla görüldüğünü, Kanada’da her dört infaz koruma memurundan birinin travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını, İskoçya’da ise 2013-2015 yılları arasında cezaevi çalışanlarının kaygı bozukluğu ve depresyon nedeniyle işe gelmediği gün sayısının toplamda 6 çalışma yılını bulduğunu bildirmektedir.” 

Tüm bu araştırma verilerinin aksine cezaevlerindeki insanların sayısı hem Türkiye’de hem de dünyada her geçen yıl artmaya devam ediyor, ne yazık ki! Gene önsözden alıntılayacak olursak; “Dünyanın 116 ülkesinde mahpus sayısı resmi cezaevi kapasitesinin üzerinde iken, örneğin Bangladeş’te bu oranın yüzde 228’e, Kenya’da ise yüzde 337’ye ulaştığı bilinmektedir. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’ne göre cezaevinde yaşayan her bir insan asgari yedi metrekareye ihtiyaç duyarken, Gürcistan cezaevlerinde kişi başına ayrılan alan bir metrekarenin altındadır.”

Defalarca yazdım, tekrar edeyim: Cezaevleri her zaman bizim topraklarımızın da kanayan yarası olmuştur. Tabutluklardan F tiplerine tecridin, tek tip de dâhil hak arama çabalarına yönelen işkence ve kötü muamelenin, yaşam hakkı ihlallerinin ve henüz üzerinden iki ay dahi geçmemiş olan sonuncusu da dâhil sayısız açlık grevinin yaşandığı koşullarda insan hakları örgütlerinin bağımsız denetimine olanak tanımayan siyasi ve idari mekanizmalar hak ihlallerinin sürmesinin temel aktörleri oldukları gibi, önlenmesini de olanaksız kılmaktadır. Hukukun üstünlüğü ilkesinden tümden vazgeçildiği, eleştirel söylemin terörizmle eşdeğer görüldüğü günümüzde cezaevlerinin kapasitesi çoktan aşılmış, hak ihlalleri ayyuka çıkmışken insan hakları mücadelesinin etkili biçimde sürdürülmesinin dayanak ve araçları olan uluslararası belgelere daha kuvvetle ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Bu çeviriye emek verenlere bir kez daha selam olsun.

 Önsözden bir alıntıyla bitirelim: ‘Judith Butler “yaşamak istemek” ile “başkalarıyla birlikte belirli bir biçimde yaşamak istemek” arasında çok önemli bir fark olduğunu söyler. Bizler de kendimize başkalarıyla birlikte nasıl yaşamak istediğimizi sormalı, bizi dünyayı sevmeye çağıran Hannah Arendt’in öğrettiği düşünceli ve sorumlu yurttaşlar olarak cezaevleri olgusunu yapılan tüm araştırmaları da gözeterek ele almalıyız. Unutmayalım ki Bernard Shaw’un da belirttiği gibi “cezaevleri var oldukça hangimizin içerde, hangimizin dışarıda olduğu hiç önemli değil”dir.

 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa