13 Temmuz 2019 03:20

‘Esaret’ten özgürlüğe!

Paylaş

Tim Burton imzalı, 2014 tarihli “Büyük Gözler” (Big Eyes) filmi bugün Amerika’nın en önemli ressamlarından birisi olarak kabul edilen Margaret Keane’in yaratıcılığının eşi Walter Keane tarafından sömürülüşünün hikayesini anlatıyordu. Yıllar boyunca eşinin yaptığı resimleri kendisi yapmış gibi pazarlayan Walter Keane’in sömürü iştahı bitmek bilmeyince Margaret Keane 1970 yılında gerçek yaratıcının kendisi olduğunu açıklamıştı.

Tarih boyunca yaratıcılıklarına erkekler tarafından el konulan ya da dönemin kadınlara biçtiği rol gereği eserleri birlikte oldukları erkeklerin imzasıyla çıkmak zorunda kalan onlarca kadın oldu. İki yıl önce Haifaa Al-Mansour tarafından çekilen “Mary Shelley” filminde de Frankenstein gibi unutulmaz bir esere imza atmış olmasına rağmen kitabı ‘isimsiz’ yayınlamak zorunda kalan yazarın öyküsünü izlemiştik.

Bu hafta sinemalarda gösterilmeye başlayan “Colette” de bizi benzer bir öykü anlatıyor. Taşrada sakin bir hayat süren Gabrielle Colette’in, 1800’lü yılların son demlerinde Paris’te hatırı sayılır bir karizması olan yazar Henry Gauthier-Villars ile evlendikten sonra değişen ve nihayetinde kendisini bulma sürecini anlatan bir öykü bu. Willy mahlasıyla tanınan Henry Gauthier-Villars, sıradan bir yazar değildir. Aslında ‘edebiyat piyasası’nın bugün dönüştüğü şeyin öncüllerinden birisi olarak kabul edilebilir bile. Adını bir markaya dönüştüren Willy, birçok alanda yazılar yazar. Ama bu yazıların çoğu onun tarafından kaleme alınmaz. Gölge yazarlar kullanır. Şöhretinin doruğundayken roman da yazıp para kazanma hırsıyla dolunca bir arkadaşını bunun için görevlendirir, ancak kötüye giden ekonomik durumu nedeniyle aralarında anlaşmazlık çıkar. O da kendince bir şeyler karalayan Colette’i bu iş için görevlendirir. Yazdığı romanı beğenmese de bir süre sonra denemeye karar verir. Colette’in yarattığı Claudine karakteri büyük sükse yapar. Özellikle de genç kadınlar ellerinden bırakamaz. Bu başarının ardından Willy’nin ağır emek ve yaratıcılık sömürüsü gelir. Colette’i bazen bir odaya kapatır, bazen kır evinde tek başına bırakır yeni kitaplar yazması için…

İlk başlarda eşini mutlu ettiğini düşünen Colette, Paris’in sanat ortamlarına girmeye başladıkça kendisini keşfetme fırsatı da bulacaktır. Şatafatlı sandığı bu hayatın aslında bir ‘esaret’ten ibaret olduğunu anlaması uzun sürmeyecektir. Sanat yeteneğinin farkına vardığı kadar, cinsel kimliğinin de ayırdına varır. Öte yandan tiyatro eğitimi alarak sahneye çıkmaya karar verir. Willy onun bu performansını da paraya çevirmenin yollarını arayacaktır.

Aralarında Julianne Moore’a kadın oyuncu Oscar’ını da kazandıran “Unutma Beni”nin de (Still Alice) bulunduğu birçok filmi eşi Richard Glatzer birlikte çeken Wash Westmoreland filmin yönetmen koltuğunda. Bu filmin senaryosunda imzası bulunan ancak 2015’te hayatını kaybeden Glatzer’in ardından filmi Westmoreland tamamladı. “Kefaret”, “Aşk Ve Gurur”, “Kral Arthur”, “Enigma” ve “Anna Karenina” gibi çoğu edebiyatla hemhal olmuş dönem filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Keira Knightley’in Colette rolü için tercih edilmiş olması bu bakımdan şaşırtıcı gelmiyor.

“Colette”i benzer temalı filmlerden ayıran en önemli şey, Willy karakterinin kötücül çizilmemiş olması hatta onu çalışmaya zorlamadığı zaman iyi biri olarak resmedilmesi. Görünüşte Colette baskı yapmıyor, hayatına (hatta başka kadınlarla birlikte olmasına) karışmıyor, onu da bulunduğu sosyal çevreye dahil etmekten imtina etmiyor. Bir noktaya kadar Colette’in de onun adına romanlar yazmaktan fazla rahatsız olduğunu düşünmüyoruz. Ama filmin asıl püf noktasını da burası oluşturuyor. Bu tür bir sömürü ve tacizin ille de ‘kötü’ adamlardan gelmediği, hatta çoğu zaman yaptıkları şeyin iyi olduğunu düşünen ve buna karşısındakini de inandıran erkeklerden geliyor olduğunu göstermesi filmin güçlü yanlarından. Burada Dominic West’in Willy karakterindeki çarpıcı performansının etkisini de yadsımayalım.

“Collette”, edebiyat tarihinin en önemli kadın yazarlarından birisinin kendisini bulma hikayesini seyirciyle buluşturması, 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başında Paris’in kültür hayatına dair gösterişli sahneleri ve oyuncularının etkileyici performansıyla izlenmeyi hak ediyor. Colette’in yalnızca iyi bir yazar değil, aynı zamanda kılık kıyafet seçimlerinden cinsel tercihlerini açık yaşama kararlılığına kadar birçok alanda öncü olduğunu da görmek mümkün filmde.

Yine de geçen hafta değerlendirdiğimiz “Tolkien” filminde olduğu gibi biyografik yapımlardaki o ‘eksiklik’ hissi burada da kendisini hissettiriyor. Yaklaşık yirmi yıllık bir zaman dilimini anlatan film, ister istemez bazı kırılma anlarını hızlı geçiştiriyor. Collette’in dönüşümünün duraklarını görsek de detaylarına inme fırsatımız olmuyor. Bu da filmin etkisini azaltan etmenlerden biri olarak kayıtlara geçiyor.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa