13 Temmuz 2019 04:00

ODTÜ’nün kavakları, müftünün Taranta Babusu, memurun SETA'sı

Paylaş

Söz ve karar yetkisini kendi üstüne almış tek adam, görünürde kendisinden habersiz hiçbir adımın atılmayacağı bir rejimin bekçiliğini yapıyor. Gerçekte ise bilgisi dışında hiçbir adımın atılamamasını mümkün kılan bir devlet mimarisinin en tepesinde durabilmek için her biri kendi küçük egemenlik alanının vassallığına soyunan ‘memurlara’ ihtiyacı var. İktidar çarkı, hafıza kaydı yapmadan, içtihatsız dönerken bunun bir kurala tabi olması bile gerekmez, olamaz da zaten. Çünkü merkezdeki irade ancak vassallığın kendiliğindenliğiyle, keyfiliğiyle perçinlenebilir; bu, erkin bir tür bölüşüm biçimidir.  

Hiyerarşik sistemin çeşitli düzeylerindeki atanmışlar iktidarda merkezileşen kaynaklardan olduğu kadar yetkiden de pay alırlar.  Kısacası merkezdeki tek adam sayısız tek adamların omzunda yükselir.  Bu, yanlışın, günahın vebalinin de küçük memurlara dağıtılarak Merkezin teflonlaşmasını da sağlar

Bu durumda, kentte tiyatro oynanabilecek tek salonunun kontrolünü elinde tutan Erzincan Müftüsü’nün Nazım’ın Taranta Babu oyununu yasaklayabilme hakkını kendinde bulması şahsi işgüzarlığıyla ilişkili olmaz. ODTÜ’ye yurt yapılacak diye ağaçlar kesilmeye başlandığında buna engel olmaya çalışan öğrencilerin yanına gitmeye çalışan CHP Milletvekili Gamze Taşçıer’in aracını durduran polis ile CB tarafından atanmış rektör arasındaki işbirliği de kanun korumasına ihtiyaç duymaz. Taşçıer “milletvekili arabası bu, durduramazsınız” diye çırpınsa da o eski içtihat kalmadığından üniversite kampüsüne girebilmek vekilin cevvalliğine kalmıştır ki, zaten böyle olmuştur.

Devam edelim. Beykoz Anadolu Lisesi müdürünün okulun alt katını 2005’te kiraya verdiği bir tekstil firması yüzünden okul bugünlerde haciz memurlarıyla muhatap olmak zorunda kaldı. Okulu zimmetli bir çiftlik gibi yöneten müdürün kendi sahanlığına tercüme ettiği ‘kamu-özel işbirliği’nin, meşruiyetini kamu kaynaklarının peşkeş çekilmesinin veya yap-işlet-devret asalaklığının bir devlet normu haline gelmesinden aldığını söylemek zor değil.

Son olarak SETA. Yakın zamana kadar kendisinin bir think tank vakfı olduğunu iddia eden kurumun kes yapıştır analizlerinin, tezleri intihal yöneticilerden çıktığı görüldü. Bilgiyle istihbarat arasındaki farkın görelileştirilmesiyle intihalci özgeçmiş arasında sembolik bir bağıntı vardır kuşkusuz. Ama bu bağıntı bile atanmışların görev tanımlarındaki sınırların esnetilmesine, yetkilerin ve sorumlulukların görelileştirilmesine izin veren faydacılığı en elverişli biçimde temsil eden figürlerin kendisiyle değil sistemin kuruluşuyla alakalı.

Merkezdeki adamın memurları birer surettir. Sistem bunlar sayesinde yürür. Ama ne yapacağı, nasıl tepki göstereceği az çok kestirilen bir halk da vardır ortalıkta; onun damarına basmadan geri adım atmayı da bilmek gerekir. Nereye kadar gidilebileceğini, halktan gelen tepkilere göre ölçen; ODTÜ’de ağaç kesimini şimdilik durduran usulsüzlüğü, gazetecilerin fişlenmesinde hata varsa düzeltelim diye kıvranan Setacılığı da esinlendiren ‘bir adım ileri iki adım geri’ icraatı tek adamın yönetme tarzıdır sonuçta. Ama bu ast adamlar sayesinde halkla yüz yüze gelir, onun tansiyonunun yükseleceği anı kollar; kendince bir istişare modelidir vassallık. 

Partisinin milletvekillerine “Benim istişare yapmadan karar aldığımın söylenmesi şahsıma hakarettir” diyor Erdoğan. Parlamenter müzakere ve oylamanın yerine kendi kararını oluşturmak için fikir almayı, istişareyi geçirince kimseye bir hakaret olmadığını düşünür. Sünnettir de ayrıca!

İstişare partili vekilleri de dışlar. Halkla süren istişare ise TOMA’lar eşliğinde, istihbarat fişlemeleriyle, Setalanmış iddianamelerle, suçlamalar ve hakaretlerle; onunla sürekli boy ölçüşerek süren bir diyalogdur.

Güç alacağı bir yasal desteğin olmadığı, sadece rejimin baskılarına karşı değil durmaksızın kendi kendini üreten tek adamlara karşı her alanda mücadele etmek zorunda kalan halka pahalıya mal olan, yorucu bir istişare türü bu. Halk kendi kaderi tayin edilirken orada olmak istiyor çünkü.

İstişare mevzusu AKP’nin kendi içini de kitlesini de tatmin etmemiş görünüyor. İki yavru AKP’nin yola çıkması da biraz bundan. CB’nin dediği gibi bu urumda bölünmeye çalışılan bir ümmet mi var! Diyelim öyle olsun; fakat o ümmetin bir Boğazdaki bir yatta bekarlığa veda partisi yapan şatafatlı muhafazakar hali ile, kına gecesini tahta sandalyeli mahalle kahvesinde yapan yoksulluk hali o bölünmenin çoktan gerçekleştiğini gösteriyor.

Bu çatlağın büyümesini tek adamlar sistemini ayakta tutmaya mecali olmadığı gibi kendine yontan ama halkı dışlamaktan başka bir şeye yaramayan ‘istişare’ler sağladı. Rejimin miadını da doldurdu.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa