12 Temmuz 2019 03:30

Seçimin faturası merkez bankasına kesildi

Paylaş

Erdoğan bir merkez bankası başkanıyla ilk kez karşı karşıya gelmedi. AKP’ye yakınlığı ile bilinen Erdem Başçı başlangıçta para piyasalarına müdahalede yarattığı araç çeşitliliği ile yere göğe sığdırılamamış hükümete yakın çevrelerce Nobel ödülüne aday gösterilmişti. Sonrasında ise küresel konjonktürün dönmesi ve Türkiye gibi çevre ülkelere dönük sıcak para girişinin hız kesmesi ile işler sarpa sarmış, hükümetle merkez bankası arasında ipler iyiden iyiye gerilmişti. 2013 Eylül’ünde Fed kriz sonrası uygulamaya koyduğu miktarsal genişleme politikasını kademeli olarak azaltacağını açıklamış, Ekim 2014 itibariyle sonlandırmıştı. 2015 yılının Aralık ayından itibaren ise fonlama oranını yükseltmeye başladı. Aynı dönemde Avrupa ülkeleri deflasyon ile mücadele etmekte, negatif faiz uygulamaları piyasalarda yaygın olarak tartışılmaktaydı. Erdoğan sıkça bu ülkelerden örnekler vererek faizlerin düşürülmesi gerektiğine vurgu yapmaktaydı.

Hükümetin ısrarlarına boyun eğen merkez bankası bir süre “sözlü müdahalelerle” dövizdeki yükselişi engellemeye çalıştı. Burada tüm kredibilitesini kısa sürede tüketerek hamlesine mahkum kaldı. Bu tarihlerden itibaren merkez bankası ortalama fonlama faizini yüzde 5’in altından çift hanelere kadar çekti. Bu manevrayı Erdoğan “yüksek faiz vatan hainliğidir” tepkisiyle karşıladı ve merkez bankası başkanına “kendisine çeki düzen vermesi” uyarısında bulundu. Tartışma sonucunda Başçı ve Babacan saraya çıkıp Erdoğan’ı ikna etmeye dönük bir sunum yaptı, ne var ki işe yaramadı. 2016 yılının Nisan ayında Başçı’nın görev süresi yenilenmedi ve koltuğa enflasyon hedefini bir kez dahi tutturamamış bir merkez bankası başkanı olarak veda etti. Görev süresi sonunda dolar TL kuru 1.50’lerden 2.80’lere ulaşmıştı. Gösterge faiz ise dönem dönem çift hanelere tırmanmakla birlikte yüzde 8.5 seviyelerinden yüzde 9’a gelmişti.

Yeni başkan Çetinkaya vizyon olarak Erdoğan’a yakın bir isim olarak lanse edildi iktidar medyasında. Kamuoyundaki beklenti Erdoğan’ın sözünden sapmayacağı yönündeydi. Ekim ayına kadar ortalama fonlama oranı yüzde 8.75’lerden 7.75’lere kadar geriledi. Çetinkaya uzunca bir süre Erdoğan’ı kızdırmadan işleri idare etmeye çalıştı. Hatta bir süre politika faizi olarak bilinen haftalık repo ihale faizine dokunmadan piyasayı geç likidite penceresinden fonlamayı tercih etti. Ne var ki, o Başçı gibi kur baskısı karşısında sarayı karşısına almak pahasına faizleri yükseltmek durumunda kaldı. Merkez bankasının fonlama oranı Nisan 2018’e kadar kademeli olarak yüzde 12.75’e gelirken, bu tarihten sonra hızla tırmandı ve Eylül ayı itibariyle yüzde 24 seviyesine yükseldi. Görevden alındığı süreçte enflasyon yüzde 15.7, işsizlik oranı ise yüzde 14.1 seviyesindeydi.

Çetinkaya’nın bıraktığı tablonun parlak olmadığı su götürmez bir gerçek. Ne var ki, başkanlık performansını adil bir şekilde değerlendirmek kolay değil. Zira onca baskı altında kendine ne kadar hareket alanı buldu, daha geniş bir hareket alanı olsa neyi farklı yapardı bilemiyoruz. Amerika’da gerek Greenspan, gerek Bernanke görevden ayrıldıktan sonra anılarını yazdılar. Muhtemelen Yellen da bir süre sonra yazacaktır. Bu kitaplar pek çok iktisatçının ve dönem tarihçisinin başlıca başvuru kaynakları oldular. Bizde kitabı bırakın görevden ayrılalı üç yılı aşkın bir zaman geçen Başçı bu çalkantılı döneme dair henüz tek bir röportaj dahi vermedi. Çetinkaya için de durum farklı olacağa benzemiyor. Basınımız da merak etmediğinden olsa gerek pek kurcalamıyor işin karşı tarafını.  

Gelelim bundan sonrasına. Çetinkaya’nın görevden alınmasının faiz politikası konusundaki uyuşmazlık nedeniyle olduğu belirtilmesine rağmen henüz ne hükümet, ne de merkez bankası “bağımsızlık” vurgusundan vazgeçmiş değil. Merkez bankası dış politikada bağımsız olamayacağına göre bu tanımın altı doldurulmaya muhtaç. Para otoritesine dönük güven kaybı ülkeye dönük sermaye girişlerini kuşkusuz sınırlandıracak, sermaye çevrelerini ikili temaslar yoluyla teminat arayışlarına itecektir.

İktidar partisi belli ki yapılan onca toplantı sonrasında kaybedilen İstanbul seçiminin faturasını ekonomideki kötü gidişata, bu gidişatın faturasını da Çetinkaya’ya çıkardı. Ne var ki, ekonomideki tıkanıklığı sadece sıkı para politikasına bağlamak mümkün değil. Kaldı ki, merkez bankasının politika faizinde yapacağı keskin indirimler döviz kurunu yükseltecek, enflasyon beklentisini tetikleyerek piyasa faizlerini çok geçmeden tekrar yukarı yönlü baskılayacaktır. Daha yılın ilk yarısı itibariyle büyük ölçüde hedeften sapan bütçe açığı da burada önemli rol oynayacaktır. Bu hamlenin de sonuç vermeyeceği anlaşıldığında ise yeni bir günah keçisi aranacaktır. İşte bu noktada faturanın ekonomi kurmaylarına kesilmesi kaçınılmaz görünüyor. Fed’in faiz indirimi beklentisiyle uluslararası piyasalarda esen ılımlı hava ise bu süreçte hükümetin elini bir nebze de olsa rahatlatan yegane etken.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa