27 Mayıs 2019 23:06

Şirin 2

Paylaş

Sinan’ın Nurhan Dağı eteklerindeki cenazesini almaya, o sırada parlamentoda bulunan, 1970 yılında TİP başkanlığından ayrılmış olan Mehmet Ali Aybar gitti. Denizlerin asılmaması için de çok çaba harcadı. Sinan’ın babası ve annesi de 1940 kuşağındandı, Mehmet Ali Aybar gibi. Onlar da, 1940’ların ünivesite kuşağı da az çile çekmemişlerdi, sözde demokrasiye geçilmesinden sonra despotlaşan İsmet paşa yönetimi altında O dönemin sınırlı sayıda akademisyenleri de, Aybar, Boran, Boratav gibi.

1950 yılında Kore Savaşı'na "Hayır" bildirilerini dağıtmışlardı Barış Derneğinin.

Adnan Cemgil harika kitaplar tercüme etmişti. Gramsci dahil. Yayıncılık da yapmıştı Nazife Cemgil’le, Beyazıt’ta kitapçı/yayıncı merkezine dönüşen Beyaz Saray’da. Evren Yayınları. Nazım Hikmet’i 1965 sonrası ilk basanlardan olmuşlardı.

1965 yılında 27 Mayısçılardan Enver Koray’ın vali olduğu Bursa’daki TİP toplantısına, Komünizmle Mücadele Derneği mensupları tarafından yapılan saldırıda Adnan Cemgil linç edilmeye çalışacak, ölümden dönecekti.

Ankara’da da Kızılay’da çalışmalarında Ataol Behramoğlu’nun, Necmiye Alpay’ın, Sinan ve Şirin’in de yer aldığı Dönüşüm Dergisini dağıtırken saldırıya uğruyorlardı.

Şirin ile uzun bir aradan sonra ilk görüşmeyi 1992 yılında  Özgür Gündem gazetesi için A. Kadir Konuk yapmıştı…

Sizlerle paylaşmak istedim:

ŞİRİN VE SİNAN

- Sinan’ı nasıl tanıdığını bize anlatır mısın Şirin?

“Onunla ilgili yazdığım kitapta ilk tümce‚ ‘Sinan kim?‘ diye başlıyor. Bir arkadaşım bana ODTÜ’de Sosyalist Fikir Klub’ü başkanı Sinan oldu, biliyor musun dediği zaman ‘Sinan kim?’ diye sormuştum, şaşırdı, Tanımıyor musun?’ dedi. O kadar ısrar etti ki ben de‚ Esmer, bıyıklı, uzun boylu biri mi? dedim. Tabi o sırada çevrede bu tipte bir çok insan vardı.

FKF (Fikir Klupleri Federasyonu) kitaplık sorumlusuydum ve yayınların dağıtımıyla da ben ilgileniyordum. FORUM Dergisi’nin ODTÜ’de dağıtımını da yapıyordum. Bir gün okula dergileri götürürken Arif diye bir arkadaşın yanında genç birisini gördüm. Selamlaştık. O çocuğun ne kadar güzel güldüğünü düşündüm. Ama onun Sinan olduğunu yine bilmiyordum.

Dağıttığım dergilerin paraları bir türlü gelmiyordu. Onları toplamak için yine okula gitmiştim. Kantindeydim. Orada daha önce Sinan zannettiğim biri oturuyordu. Ona Sinan diye bağırdım. Çocuk geldi, 'Biliyorsun ben Sinan değilim‘ dedi. Ben de, önemli değil sen FKF üyesi değil misin, dergilerin parasını istiyorum dedim. Tamam ben seni onlara götüreyim dedi. Sosyalist Fikir Klubü’nün odasına gittik, ama orada kimse yoktu.

ODTÜ’de Behice Boran’ın bir konferansı vardı. Oraya gittiğimde konferans başlamıştı. Birden ışıklar söndü. Arkadan bir delikanlı yürüdü, durumla ilgilenmeye başladı. Her halde Sinan bu diye düşünmeye başladım Konferans bitti, marşlar söyleniyordu. O dönem söylenen marşların bazı dizeleri şöyleydi:

‘Ankara’nın taytır yolu/Nato üssü sağı solu/Türkiye Nato’dan çıksın/Yoktur bunun başka yolu’ Veya‘Tanklarıyla toplarıyla gelseler dahi/

Sosyalist olacak Türk’ün ülkesi..’ Marşlar söylendikten sonra önümdeki delikanlının omzuna vurdum, Sinan sen misin? dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Şu bizim dergi paralarını verir misin’ dedim. ‘Tamam’ dedi ama o anda ben paraları yine alamadım. Onlar konuşmasını bitiren Behice Boran’ı almış uzaklaşmışlardı. Daha sonra Çankaya TİP binasında Sinan’la daha iyi tanıştım.

ODTÜ’de ‘Gençliğin Türkiye’deki Kalkınmada Yeri’ konulu bir seminere gitmiştim. Sinan da oradaydı. Sinan konuşmacıydı ve çok güzel konuşuyordu. O konuşurken birden bire bir duygu beni arkamdan Sinan’a doğru itti. ‘Ne oluyor’ diye düşündüm. Açık oturum bitince Sinan salona geldi ve ben sadece merhaba diyerek uzaklaştım. Sinan sonradan ‘Öyle kötü olmuştum ki tahmin edemezsin’ diyerek açıkladı o andaki durumu. Onda duygu daha önce başlamıştı.”

- Kim söyledi önce sevdiğini?

"Hiç kimse söylemedi. Aramızda aşk zaten elle tutulacak biçimde akıyordu. İşin en güzel yanı da buydu galiba. Bir gün onların mimarlıkla ilgili bir çalışmaları vardı, maket yapıyorlardı. Ben de yardımcı oldum. Sonra Can Savran, Sinan ve ben sabahın köründe salep içmeye gittik. Ankara’nın salepçileri meşhurdur. Döndüğümüzde Can bizi ekti. Sevda ortadaydı. Bir eve girdik. Uzun bir koridor vardı. Geride kaldım. Sinan döndü baktı ve geldi bana sarıldı. Kimse bir şey söylemek zorunda kalmadı böylece."

(Devam Edecek)

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa