15 Mayıs 2019 00:09

Çalışma yaşamında "ordu malı şişirilmiş egolu" amirler sorunu

Paylaş

Tanık, üst düzey yönetici olarak çalışan davacı işçiye bakarak, hakimin, nasıl bir çalışandı sorusunu yanıtladı:

“Hakim bey biz kendisine ordu malı derdik” dedi.

Hakim ne demek ordu malı deyince, “Çalışırken her şeyi harfiyen kitabına, talimatlara göre yapılmasını isteyen, hiç kimseye işyerinde en küçük bir müsamaha göstermeyen, işverenin her talimatını birebir bizlere dayatan birisiydi” sözleriyle açıkladı.

Fabrika denilen üretim birimlerinde işçinin tüm zamanını heba etmeden üretime yansıtması için, işçinin hareketlerinin kontrol altına alınması zorunludur. Bu kontrolü sağlamak için yıllarca emek veren Taylor, kendi adıyla anılan Taylorist sistemi kurarken hareket noktası olarak, her işçinin işten kaytarmaya meyilli olduğu kabulünden hareket etmiştir.

İşten kaytarmaya meyilli işçileri kaytarmadan çalıştırtacak sistem, işçinin her bir hareketinin saniyelerle ölçülerek işçiyi aynı hareketleri aynı biçimde tekrarlamak zorunda bırakan bir üretim organizasyonu kurma ile sonuçlanmıştır.

İşçiyi her an kaytarmaya meyilli birisi olarak varsayan bu sistemde işçi makinenin bir parçası haline gelmeli, insani tüm özelliklerinden ve zaaflarından soyutlanmalıdır.

İşçileri makineleştirerek çalıştırmak için teknoloji bir yere kadar olanak tanır. Bir yerden sonra teknoloji yetmez, tanığın “ordu malı” diye tanımladığı amirler devreye girer.

Ordu malı amirler de kendi içerisinde kabaca ikiye ayrılabilir. Birinci grupta kendisi de makineleşmiş, sadece üretimin kontrolü üzerinde odaklanmış, iş ile bütünleşmiş olanlar yer alır. Bu gruptakiler, işçilerle olan ilişkilerinde ölçü olarak sadece işi aldıkları için iş yürüdüğü sürece sorun çıkartmayan tiplerdir.

İkinci grupta ise hem ordu malı hem de egosu tavan yapmış amirler yer alır. İşte işyerlerinde işçilerin kabusu olan tipler bunlardır. Egosu tavan yapmış amirler, işçilerin sadece işi düzgün yapmalarıyla asla yetinmezler. Bu tipler işçilerin kendilerine el pençe divan durmasını, başları öne eğik elleri önlerinde bağlı, sesleri titreyerek konuşmalarını isterler. İşçiler üzerinden egolarını, iktidar olma duygularını tatmin etmekten kendilerini alamazlar.

İşverenlerin gözdesi amir tipi bu ikinci grupta yer alanlardır çünkü:

İşverenler, işçi-işveren ilişkilerine iş yasasında yazığı gibi iş sözleşmesi penceresinden bakmazlar. İşverenler açısından işçi ve işveren eşit haklara sahip sözleşme tarafları değildir. İşveren işyerinde kendisini mutlak bir otorite olarak görür.

İşçinin iş görme edimi yükümlüsü olarak, işverenin iş karşılığı ücret ödeme yükümlüsü olarak yer aldığı iş sözleşmesine; işveren, işçinin her koşulda kendi istemleri doğrultusunda davranmakla yükümlü olduğu bir ilişki olarak bakar.

İşverenin kendisinde hak olarak gördüğü bu mutlak otorite işyerinde işveren vekillerinin davranışlarıyla ete kemiğe bürünür.

Hukukla sınırlandırılmamış her otorite gibi işveren otoritesi de ordu malı amirler aracılığı ile üretim sürecinin teknik boyutundan, sosyal ilişki alanına aktarılarak, sömürülen ve sömüren ilişkisinden ezen ezilen ilişkisine dönüştürülür. Bu aşamada sadece sömürü yoktur, ezerek sömürü vardır.

Egosu tavan yapmış ordu malı amirin pratiğinde söylenenler iş talimatı boyutunu aşar. Sosyal ilişkileri belirleyen boyuta taşınır. Bu bağımlılık ilişkisi, buyurgan, kaba bir dil, emir kipleriyle kurulan cümlelerle egosu tavan yapmış ordu malı amirlerce dile getirilir.

Egosu tavan yapmış ordu mali amirlerin otoriteyi taklit ederek otoriteyle özdeşleşerek, işverene işçiyi ezerek benzeme gereksinimi içerisine girdikleri, sosyal ilişkilerde bir sapma olarak nitelendirilmiştir. Otorite ilişkilerinde ezen ezilen konumunda bulunanların davranışlarını inceleyen Araştırmacı, Eğitimci Paulo Freire bu sosyal sapmayı şöyle dile getirmiştir:>

“Öte yandan var oluş deneyimlerinin belirli bir noktasında ezilenler, ezen ve ezenin hayat tarzı tarafından karşı konulmaz bir şekilde cezbedilirler. Bu hayat tarzını paylaşmak onları kendilerinden geçiren bir özlem haline gelir. Ezilenler, yabancılaşmanın etkisiyle ne pahasına olursa olsun ezene benzemek, onu taklit etmek, onu izlemek isterler. Bu olgu özellikle, üst sınıfın ‘mümtaz’ insanlarına denk olma özlemini duyan orta sınıf ezilenlerde hâkimdir.” *

İşyerinde de işveren vekili olarak gerçekte kendileri de iş sözleşmesiyle çalışanlar, işçilerden koşulsuz itaat isteyerek, mutlak işveren otoritesinin taklitçiliğini yaparlar. İşçileri sendikadan istifaya zorlamak için toplantılar yapmak, baskı kurmak işveren fedailiğine soyunmak belirgin özellikleri haline gelir.

Egosu tavan yapmış ordu malı amirler de aslında o mevkie ezile ezile gelmişlerdir. Yaralıdırlar. Ezilmiş olmalarının nedeni olarak genellikle içinde yetiştikleri ailelerini görürler. Birçoğunun geçmişine bakarsan yoksul ya da en fazla orta gelirli ailelerden gelmiş olduklarını görürsün. Onlar ezilmişliklerinden nefret ederler. Bu duygularından kurtulmanın yolu olarak ezenlere benzemeyi, ezenleri taklit etmeyi görürler. Ezilmişliklerini, gerçekte iktidar sahibi olmadıklarını bilirler. Ezilmişliklerini perdelemek için kurtuluşu ezenlere benzemekte gören, ezenlerle özdeşleşmeyi bir çıkar yol olarak benimseyen, egosu tavan yapmış ordu malı amirler, her eleştiriyi, her karşı çıkışı kendilerine bir saldırı gibi algılarlar. “Sen benimle nasıl böyle konuşursun, sen benim kim olduğumu biliyor musun, sen herkesin yanında bana nasıl böyle seslenirsin, benimle konuşurken sesini nasıl yükseltirsin” gibi cümleleri sık kurarlar.

Unutulmamalıdır ki ordu malı egosu yüksek amirleri sadece işveren yaratmaz. Onlar haklarını fabrika kapısında bırakarak işe girmek zorunda kalan işçilerin güvencesizliğinden beslenirler. Onları yaşatan sadece işveren otoritesi değil, işçilerin güvencesizliği ve işyeri olmaktan çıkıp cezaevine dönmüş fabrikalardır. Fabrikalar cezaevine dönüştüğü için ordu malı egosu yüksek amirler de gardiyan olmuşlardır.

* Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları 2003, s.42

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa