24 Şubat 2019 03:10

Telaş

Paylaş

ABD’de 1917-1920 yılları arsında estirilen (sonra da süregelen) “kızıl avını” geçmişin kötü anıları olarak görenler, o dönemin güçlü yetkilisi Savcı A. Mitchell Palmer’ı nerede aykırı ses yükselirse polis örgütünü oraya, vahşete süren azılı hukuk tanımaz hukukçu diye dudak bükerek anımsarlar. ABD 1917 yılı ortasında Almanya’ya savaş ilan etti; hemen ardından ‘Casusluk Kanunu’ kabul edildi, yürürlüğe girdi. Ve savaşa karşı çıkan, barışı savunan binlerce tarafsız, sosyalist, komünist ve anarşist haklarında ciddi bir iddia bulunmaksızın, hatta çoğu kez haklarındaki iddianın ne olduğunu öğrenmeksizin uzun süre gözaltına alındılar, yargılandılar, mahkum edildiler, sınır dışı edildiler, sürgüne gönderildiler. O dönemlerin bir diğeri peşi sıra ‘casusluk’ suçlamasıyla açılan davaların en ünlülerinden biri ‘Rosenbergler Davası’dır’. 

Vaktiyle geçmişin “kızıl avı” günlerini okurken kafamı iki şeye takmıştım.

Kafamı taktığım ilk şey, A. Mitchell Palmer’ın en azgınlaştığı günlerde ‘şivesi bozuk’ olanları sırf bu nedenle gözaltına aldırmış olmasıydı. Ona göre ‘Şivesi bozuk olmak’ komünist komplonun olası gönüllü destekleyicisi, katılımcısı, uygulayıcısı olmanın toplumsal karinesi sayılmalıydı. ‘Şivesi bozuk olan isyancıdır’ önermesini hukuk alanında büyük önerme olarak kabul ettirenlerin, kabul edenlerin beyin algoritmalarındaki karar süreçlerini etkileyen kültürel ve siyasal parametreler gizemi bende hep merak uyandırmıştır.

Kafamı taktığım ikinci şey, o günün hukuk tartışmalarında mahkemelerin sahip çıktıkları “Devletin öncelikli hedefi güvenliğini örgütlemektir; özgürlük ancak bu hedefe ulaşıldıktan sonra tartışılabilir” anlayışıydı. Bu anlayışı hiçbir zaman benimseyemedim. O günün tartışmalarında dikkatimi çeken olgu, devletin güvenliğini öne alanlarla özgürlüğü savunanların kullandıkları kavramlardaki farklılıktı. Evet, kullanılan kavramlar farklıydı. Güvenlik devleti tanımlayan kavramlarla, yani devlet diliyle ifade ediliyordu; buna karşılık özgürlük özgürlüğü betimleyen kavramlarla, yani özgürlüğün diliyle anlatılıyordu. Devlet dilinin kavramlarıyla konuşulduğunda güvenlik, özgürlük dilinin kavramlarıyla konuşulduğunda özgürlük öne çıkıyordu. Devlet dilini asıl dil yaparsanız ‘Özgürlük güvenliğe sığınıyor’, özgürlük dilini asıl dil yaparsanız ‘Güvenlik özgürlüğe sığınıyor’. Ben ikincisini benimsedim; özgürlük tartışmalarında özgürlüğe devlet dilinin kavramlarını bulaştırmaktan kaçındım hep.

Bütün bu yazdıklarım neden bugünlerde aklıma düşüverdi biliyor musunuz? Bir kadını gözaltına alan polislerden birinin davranışına getirilen suçlama ve yorumlar üzerine düşünürken zihnim geçmişe takılı verdi. Polisin davranışını cinsel saldırı suçlamasıyla tanımlayanlara karşı milletvekili bir kadın “telaşla yapılmış” yanlış bir hareket olarak yorumladı. İçişleri Bakanı bu yorumu farklı bir ifadeyle, “Almış getirmiş, arabanın içine koymaya çalışırken, o arada ters bir hareket yapmaya çalışınca eli farklı bir yana gidip onu oradan arabaya itmeye çalışıyor. Görevini yapmaya çalışan adam. Ama bir insan görevini yaparken görevini yapması eleştirilir mi?” diyerek destekledi.

Milletvekili kadının ‘telaş’ anlayışı doğrusu beni çok düşündürttü. Milletvekili veya değil, bir kadının erkekten farklı bir ‘telaş’ anlayışına sahip olması; kadının ‘telaş halini’ eli ayağına karışmışlık durumu, özellikle utangaç biçimde de olsa, ‘bir erkeğe hoşgörü ifadesi’ olarak algılaması onun kişisel deneyimlerini zihninde toplumsallaştıran kültürel ortam üzerinde düşündürtüyor beni. Böyle ‘bir telaş durumu’ varsa, bir erkek bu durumu ‘parmak atmak’ diye anlatır; hiçbir erkek ‘telaşla’ parmak atmaz. Nitekim bakan da durumu kibarca ‘Arabanın içine koymaya çalışırken eli farklı bir yana gidip onu oradan (Elin gittiği farklı yerden; kadının poposundan!) arabaya itmeye çalışıyor’ diye anlatıyor. 

Milletvekili kadın, erkek polise ‘telaş’ temelinde hoşgörüyle bakılmasını önerirken, erkek Bakan erkek polisin ‘görev’ temelinde ‘Eli farklı yere giden’ diye anılmasını salık veriyor. Her ikisi de devlet dilini kullanıyor; özgürlük dili bertaraf edilmiş…

ABD’de yıllar önce şive bozukluğu suçluluğa karine sayılıyor, günümüzde ülkemizde ‘telaş’ suçsuzluğa karine diye sunuluyor. Şive bozukluğu eşittir suçluluk karinesi önermesi ile telaş eşittir suçsuzluk karinesi önermesi arasındaki, algoritmaları aynı olmasa da zihinsel faaliyet benzeşmesi; işte bana bu yazıyı yazdıran...

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...