16 Şubat 2019 08:16

Dahilik ile delilik arasında bir yerde

Paylaş

‘Nadir’ üretim yapan yönetmenlerden birisi olarak tanımlayabileceğimiz Julian Schnabel bir kez daha biyografik hikayeyle karşımızda. 1998 yılında çektiği “Basquiat”tan sonra yeniden resim dünyasına dönüyor üstelik. Basquiat ile yakın arkadaş ve meslektaş olan Schnabel’in resim dünyasına ilgi duyması da anlaşılır bir durum. Bu hafta sinemalarda gösterilmeye başlanan “Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında”, büyük ressamın son dönemine odaklanıyor.

İlk filminden sonra 2000 yılında Kübalı yazar Reinaldo Arenas’ın hayatını anlattığı “Karanlıktan Önce”, yedi yıl sonda da komadan uyandıktan sonra sadece göz kapağıyla iletişim kurabilen Jean-Dominique Bauby'nin hikayeleriyle karşımıza çıkmıştı yönetmen. Şimdiye kadar çektiği biyografi olmayan tek filmi “Miral” ile Venedik film festivalinde boy gösterdikten sekiz yıl sonra bu kez Van Gogh hikayesiyle karşımızda.

“Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında”, Vincent van Gogh’un daha fazla ışık bulabilmek umuduyla gittiği Arles’teki son zamanlarını konu ediyor. Bu küçük kasabada, tanıdığı birkaç kişiyi görmek dışında münzevi bir hayata başlayan, gün boyu doğada dolaşıp resimler yapan kendi dilini bulmaya çalışan ressamın takip ediyoruz. Burada kaldığı kısa süre boyunca 200’den fazla resim yaptığı söyleniyor Van Gogh’un. Sinemaya defalarca konu olmuş böylesine tarihi bir figürün hayatına dair yeni bir şey söylemek zor. Julian Schnabel’in bulduğu çözüm bu bakımdan oldukça parlak. Yönetmen filmin ve karakterin kırılma anlarında kamerayı göz hizasında kullanarak seyircinin yaşananları Van Gogh’un gözüyle görmesini istiyor. Doğayla, kendisiyle ya da ziyaretine gelen bir başka ünlü ressam Gauguin ile ortaya çıkan her gerilim anında kamera Van Gogh’un gözüyle eşitliyor kendisini. Bunu yaparken de hem hareket ederek hem de netlik duygusuyla sürekli oynayarak karakterin hislerine tercüman olmaya çalışıyor. Aynı şekilde ses kurgusuyla da Van Gogh’un kafasında dönüp duranları seyirciye ulaştırmayı deniyor.

Arles’te geçen günler, kendisini resim dünyasına kabul ettiremeyen hatta kimi zaman dalga geçilen, Gauguin dışında meslektaşları tarafından ciddiye alınmayan Van Gogh’un kendini kaybetmeye yakın deliliği ile mesleğinde aradığı tonu bulacağı dehası arasındaki salınımları anlatıyor bir bakıma. Yalnızca yaratıcılığın değil, Gauguin ile ‘şöhret’ olma hallerinin, kardeşi ile geçmişin izlerinin ve rahiple inanç üzerine yapılan uzun sohbetin de yaşamın türlü türlü hallerine karşı Van Gogh’un hayatına dair söylediği çok şey var.

Yönetmen Schnabel, bugüne kadar pek görmediğimiz bir işe daha kalkışıyor. Kameranın Van Gogh’un gözüyle birleştiği kimi anlarda, özellikle de arayış zamanlarında, ekranın yarısını flu görüyoruz. Perdenin üst tarafında netlik söz konusuyla alt tarafı biraz bulanıklaşıyor. İlk başlarda seyir alışkanlıklarımızı bozan, rahatsız edici bir tercihmiş gibi gelse de film ilerledikçe ve karakterin dünyasını anlamaya başladıkça bu durumun tam da Van Gogh’un gözüyle bir türlü netleşemeyen ‘tek’ dünyanın ya da kafasında birbirinden ayrılan ‘iki’ dünyanın temsili anlamak da kolaylaşıyor. Net olan mı dahiliği düşüyor, flu olan mı delilik birbirinin içinde sürekli yer değiştiriyor.

Bazı oyuncuları, bazı karakterlerde izleyince ondan başkasının olamayacağını hissedersiniz. Başka hiçbir oyuncuyu yakıştıramazsınız o role. William Dafoe’yi Van Gogh performansında izleyince bu hisse kapılmamak elde değil. Filmin yalnızca bu dalda (erkek oyuncu) Oscar adayı olduğunu da hatırlatalım.

Açıkçası, “Kelebek ve Dalgıç” dışındaki filmlerinin abartıldığını düşündüğüm Julian Schnabel bu kez ‘ustalık dönemi’ eseriyle karşımızda desek yanılmış olmayız. “Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında”, büyük ressamın dünyasına yeni bir kapı açıyor.

ORİJİNAL ADI: At Eternity’s Gate
YÖNETMEN: Julian Schnabel
OYUNCULAR: Willem Dafoe, Oscar Isaac, Rupert Friend
YAPIM: 2018 Fransa
SÜRE: 110 dk.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa