24 Aralık 2018 04:45

İlk yarı özeti: VAR ve ‘üç büyükler’in krizi

Paylaş

Süper Lig’de ‘Üç büyükler’in unutmak isteyeceği bir ilk yarı geride kalırken ligimiz, VAR sisteminin “adalet” tartışmalarını azaltmak yerine artırmasıyla namına yakışan bir performans sergiliyor.

Sezon öncesinde VAR’ın derdimize neden ilaç olamayacağına ilişkin yeni e dergisine yazmıştım. Tek amacın kazanmak olduğu bir ortamda hissedilenin “adaletsizlik” olmadığının savunulduğu bu yazıda, VAR sisteminin de kurumların ve insanların kontrolünde olduğuna vurgu yapmış ve bunun “Hile” olasılığını ortadan kaldırmadığını hatırlatmıştım. Sadece kazanmanın önemli olduğu ve bunca paranın döndüğü bir ortamda hile yapmak isteyenlerin varlığı sona erdirilemez. Hile olasılığı varsa, bunun arkasına sığınanların olması da kaçınılmazdır. Bu lanetli döngüde VAR -hele bizimki gibi ülkelerde- derde deva olamaz. Nitekim olamadı da, ilk yarı boyunca ‘Üç büyükler’ tartışmaların başrolünde yer aldı.

Elbette tartışmalar siyasetten bağımsız değil. Türkiye’de iktidar, hukuk tanımazlıkla, kurumların tarafsızlığına izin vermeyen dayatmacılıkla birlikte anılıyor. İnsanlar, her alanda yaşanan sorunların sporda da var olmaması için hiçbir neden olmadığını biliyor. Hele ki ortada Başakşehir gibi “Erdoğan’ın kulübü” olduğu gizlenmeyen bir yapı varsa bu şüpheler artıyor. Başakşehir lehine her hakem hatası kamuoyuna kulübün künyesini hatırlatıyor. Bunun ardından gelsin komplo teorileri…

Bu çarpık vaziyetten ilk yarı boyunca en fazla yararlananlar ‘Üç büyükler’in iktidar sahipleri oldu. Sahadaki kötü futbolun, yanlış transfer politikasının, yerlerde sürünen kondisyonun açıklamasını yapması gerekenler, şüpheli hakem performanslarının ve gayrimeşru TFF yönetiminin arkasına sığındı.

F.Bahçe, küme düşme hattına kadar gerileyince teknik direktör değişikliği yaptı. Ancak bu süreç, esas sorumlu Ali Koç’un “öz eleştirisi” şeklinde değil var olduğu söylenen ilkelerin ayaklar altına alınması ve bir sebepten taraftarın bir bölümünün istediği teknik direktörün göreve getirilmesiyle vuku buldu. Bir başka deyişle çare “popülizm”de bulundu.

Şampiyonlar Ligi’nde mücadele ettiği sezona kötü bir transfer politikasıyla golcüsüz giren, Fatih Terim’in sorumluluğunda 90 dakikayı dahi çıkaramayan bir takım hazırlayan ve çok sayıda sakatlık yaşayan sarı-kırmızılılar, işler kötü gitmeye başlayınca samimi bir sorgulama süreci yerine “dış güçler” söylemine sarıldı. Bu anlayış kulübe pahalıya patlayan puan kayıpları, ceza ve sakatlıklar olarak döndü. Geçen yılki şampiyonluğun anahtarı rakipleri kriz süreçlerini yönetemeyip dağılırken Terim’le “İç birliğin sağlanması”nda yatıyordu. Bu yıl ise içeride tam bir kaos hakim. Dışsal etkenlerin arkasına sığınmak yerine “Takım neden top oynamıyor” sorusu yanıtlanmadıkça durum iyiye gitmeyecek.

2 yıl üst üste şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi başarısının tüm getirilerini, Fikret Orman yönetiminin hatalarıyla harcayan Beşiktaş, saha içi ve dışında “Geliyorum” diyen krizi, sezon başında MHK’ye yüklenerek aşmaya çalıştı. Ancak bu konuda G.Saray, bayrağı devralınca Orman yönetimi de Kulüpler Birliği aracılığıyla sarı-kırmızılıları daha da pasifize etmeye odaklandı. Gelinen noktada ilk yarıda 7 maç kazanabilen, Avrupa Ligi’nden elenen, Şenol Güneş’le geleceği belirsizleşen, kadrosu yaşlı ve borç içinde bir takım var.

Bu yıl şampiyon çıkarabilecek gibi gözükmeyen İstanbul’un büyük üçlüsü için çok daha büyük krizler kapıda ve şu ana kadar hiçbiri bu krizlerden nasıl çıkılabileceğine dair gerçekçi bir fikre, plana sahipmiş gibi durmuyor.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa