16 Aralık 2018 03:05

Beynelmilel meseleler

Paylaş

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Selahattin Demirtaş’ı “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasından 4 yıl 8 ay, HDP Eski Ankara Vekili Sırrı Süreyya Önder’i ise 3 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmış, avukatlar cezalara itiraz etmişti. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi İkinci Ceza Dairesinin aldığı onama kararı ile cezalar kesinleşti.

Sırrı Süreyya Önder, onanan cezasının infazı için Kocaeli’de bulunan 1 No’lu Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevine girdi.

Sırrı Süreyya Önder, senaryosunu da yazdığı, Muharrem Gülmez’le birlikte yönettiği Beynelmilel’i 2006 yılında çekmişti.

Daha önce bu sayfada Sırrı Süreyya Önder üzerine yazdığım bir yazıya (Sırrı Süreyya Önder: Bir sinemacının aktivist olarak portresi) ve yaptığım bir söyleşiye (Beynelmilel, 12 Eylül ve Sırrı Süreyya Önder) yer vermiştim. Bugün filmden söz etmek istiyorum.

BEYNELMİLEL (2006)

Filmin öyküsü 1982 yılında Adıyaman’da geçiyor. Askeri yönetim şartlarına uyum sağlamaya çalışan kasaba halkı ve ayakta durmaya çalışan bir müzik grubunun hikayesi. Hikayenin ana karakterleri müzisyen bir baba Abuzer, üniversiteye hazırlanan kızı Gülendam ve ilgi duyduğu üniversiteli Haydar.

Beynelmilel, darbe koşullarında hüküm süren kışla mantığının Adıyaman’daki gevendelerin (Düğünlerde çalgı çalan yerel müzisyenler) hayatını nasıl altüst ettiğini anlatan bir kara komedi. Adıyamanlı Sırrı Süreyya Önder kendi hayat hikayesinden, aile çevresinden, tanıklıklarından yola çıkarak yazdığı senaryosunu Muharrem Gülmezle birlikte filme çeker.

Filmde komedi ögesi öne çıkıyor ve sürükleyici bir unsura dönüşüyor olsa da, esasında film bir trajedi. Kahramanların yaşamındaki trajedi ile filme konu olan olayların gelişmesiyle yaşanan trajedi iç içe sunuluyor.

Faşist darbe yönetimi öylesine bir pervasızlık içindedir ki, akla gelebilecek hemen her şeyi yasaklamıştır. Askeriyenin çalgıcıların eline tutuşturduğu yasaklar listesinde Lorke gibi en bilinen halk türküleri de bulunmaktadır. Kuşkusuz bu halk türkülerinin Kürtçe sözcükler içerenleri, ekstra bir tehlike barındırdıklarından, daha bir yasaktırlar! Ancak yaşamın canlılığı ve renkliliği, faşizmin karanlığında bile kendi alanını yaratır. Faşizm tüm hayatı donuk kışla kuralları çerçevesine sığdırmaya çalışıp da bunu başaramayınca, ortaya komedinin egemen olduğu tablolar çıkar. Film, ortaya çıkan bu komik durumlar aracılığıyla, faşizmle ve onun kışla düzeniyle inceden alay eder.

Darbe sonrasında tüm pavyonlar ve eğlence yerleri kapatılır. Haliyle gevendelere de, ekmek parasını, gizlice düzenlenen eğlencelerde çalıp söyleyerek kazanmak düşer. Bir gün, bir muhbirin ispiyonlaması sonucunda çalgıcılar askerin düzenlediği ani bir baskınla ‘Ele geçirilirler’. Darbenin askerlerince aşağılanıp horlanırlar ve içeri tıkılırlar. Çalgıcılara, daha sonra, askeri bir orkestra kurmaları ve kendi çalgılarını bırakarak Batı çalgılarını çalmaları emredilir. Kurulacak bu orkestra, şehre gelecek olan Milli Güvenlik Konseyi üyelerini marşlarla karşılayacaktır. Bu arada, nota ve bu çalgıları bilmeyen çalgıcılar, depodaki tek üniformalar olan temsili düşman kıyafetleriyle askerileştirilirler. Önlerine çalacakları marşların listesi konulmuştur. Ancak müzisyenler ne yapacaklarını bilemezler ve kendilerine garip bu çalgılardan garip sesler çıkarsalar da onlardan gereken marşları çalmaları istenir.

Haydar’ın şehre gelmesiyle olayların akışı değişir. Kendisi de bir gevende olan ve üniversitede okuyan Haydar, tatilini geçirmek üzere Adıyaman’a gelir. Haydar üniversitede devrimcileşmiş ve Dev-Genç dergisi okuyan bir gençtir. Konseyin gelmesini protesto etmek amacıyla bir şeyler yapmak isterken, darbe sırasında toprağın altına gömülen kitaplar ve plaklar arasından çıkan bir plak ona esin verir. Plakta Enternasyonal’in Fransızcası yer almaktadır. Konsey üyeleri alana geldiğinde Enternasyonal çalmaya başlayacak ve böylece cunta protesto edilmiş olacaktır. Haydar marşı kasete çekmesi için Gülendam’a verir. Haydar’a aşık olan ve kaymakam olma hayalleriyle üniversite sınavlarına hazırlanan Gülendam, Orkestra Şefi Abuzer’in kızıdır. Gülendam ‘ilk devrimci eğitimini’ de Haydar’dan alır. Gülendam Enternasyonal’i kasete çekerken eve gelen babası, yükselen Enternasyonal marşını çok beğenir. Abuzer’in kızına ne dinlediğini sorması üzerine Gülendam, babasının tepki vereceğinden korkarak, ‘Hani Mozart falan var ya onun gibi bir şey, konusu baharı karşılamak, beynelmilel bir şey işte’ cevabını verir.

Abuzer, ertesi gün, ‘orkestra’ çalışmalarını yaptıkları kışla odasında kemanıyla Enternasyonal’i çıkarmaya çalışır. Ne çaldığını soran arkadaşlarına da ‘Baharı karşılamayı, kuşları filan anlatıyor, beynelmilel bir şey’ karşılığını verir ve kendi bestesi olduğunu söyler. Bunun üzerine orkestranın diğer üyeleri de çok hoşlarına giden Enternasyonal’i çalmaya başlarlar. Enternasyonal gerçekten de onlara baharı, yeşillikleri, çiçekleri ve kuşları hatırlatmaktadır.

Gevendeler, marşı Konseyi karşılarken çalma kararı alırlar. Konseyin karşılandığı alanda Enternasyonal çalmaya başladığında, o mutlak kudret sahibi faşist generaller neye uğradıklarını şaşırırlar. Onlara göre büyük bir komplo söz konusudur. Silah sesleri gelmeye başlar ve meydan birdenbire savaş alanına döner. Buna karşın orkestra, faşizmin  ‘iktidarını’ bozan Enternasyonal’i çalmaya devam eder. Gevendeler kendilerini öylesine kaptırmışlardır ki, ancak kafalarına silah doğrultulduğunda ne olup bittiğini anlarlar.

Sorguya alınan Abuzer’e Enternasyonal’i çalmalarını kimlerin öğütlediği, bu marşı nereden öğrendikleri sorulur. Abuzer durumun ciddiyetini ancak o anda kavrar ve kızına işkence yapılmasını önlemek için marşı kendisinin bestelediğini söyler. Bu tutum, kendi kızına işkence yapılmasını önlemeyi içermez sadece; kendisine baharı, karakıştan çıkışı ve yeniden doğuşu hatırlatan Enternasyonal’i sahiplenmeyi, onu kendisinin bir parçası olarak görmeyi de içerir.

Filmin sonunda görüyoruz ki, teslim olmama tutumunu Abuzer’in kızı Gülendam da devam ettirir. Kamera, gökyüzünün sisten gözükmediği bir sanayi bölgesinde, devasa büyüklükte fabrikaların üzerinde bir gezinti yaptıktan sonra bizleri, bir gecekondudaki Gülendam’ın yeni yaşamına götürür. Gülendam kaymakam olmamış ve bir işçi olarak kalmıştır. Objektiflere yansıyan vitrindeki Marksist kitaplardan da anlaşılmaktadır ki Gülendam, sevgilisi Haydar’ın öldürülmesine ve babasının işkencede katledilmesine karşın mücadeleden kopmamıştır. Filmin böylesi bir mesajla son bulması oldukça anlamlıdır.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa