17 Ekim 2018 04:30

Kaşıkçı, kayıplar ülkesi ve Rabıta

Paylaş

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın talep ettiği evlilik belgesi için Washington’daki Suudi Büyükelçiliği tarafından İstanbul Başkonsolosluğuna yönlendirilmesi üzerine 2 Ekim’de gittiği İstanbul’daki konsolosluktan normal yollarla çıkmamasına dair çok şey yazıldı ve söylendi.

Son olarak da, Amerikan CNN televizyonu, Suudi Arabistan’ın, Kaşıkçı’nın “elçilikte sorgulama sırasında yanlışlıkla öldürüldüğünü kabul edecekleri yönünde bir rapor hazırladığını” iddia etti.

Ortadoğu ve Arap coğrafyasını uzun yıllardır takip eden Fehim Taştekin, BBC Türkçe’de önceki gün yayınlanan analizinde Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan yönetimine dair eleştirilerinin bir “muhalefet” değil “nasihat” çerçevesinde olduğunu belirtirken şu saptamayı yaptı: “Bu suçu işleyenlerin hesabına göre Muhammed bin Selman’ın Trump ile dostluğunu bozacak ya da hassas bilgileri düşmanlarla paylaşabilecek aileden biri bertaraf edilmiş, Türkiye ve Katar’a da dersleri verilmiş oldu.”

Gazete Duvar’da İrfan Aktan’ın sorularını yanıtlayan Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Atacan da şu dikkat çekici saptamaları yaptı: “Kaşıkçı’nın kaybedilmesinde Müslüman Kardeşler’e sert bir uyarı var. Kaşıkçı, Suudi Arabistan devlet sisteminin göbeğinden gelen bir isim aslında. Müslüman Kardeşler üyesi de değil. Ama o çevrelere yakın biri. Öte yandan Kaşıkçı’nın kaybedilmesi, Prens Salman’ın hedeflediği ‘2030 Programı’ndan bağımsız değerlendirilemez. Veliaht bin Salman, ‘Vizyon 2030’ programıyla Suudi Arabistan’ı hem ekonomik hem de politik olarak yeniden yapılandırmak istiyor. Kaşıkçı, bu değişimin dışında kaldığı ve tasfiye edilen grubun içinde yer aldığı için bir biçimde bu çatışmanın kurbanı oldu.” (Fulya Atacan: Bin Salman’ın 2030 vizyonu bizdeki başkanlık sistemi, Gazete Duvar, 14 Ekim 2018)

Bu iki alıntı, kolay kategorilendirmelerin içerdiği ciddi boşluklara da dikkat çekmek bakımından önemliydi. 

Eğer Kaşıkçı, bu yazı yazılana kadarki gelişmelerin güçlü ihtimal olarak öne çıkardığı gibi Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki Başkonsolosluğunda öldürüldü ise, suç mahali olarak neden Türkiye’nin seçildiği sorusu da ayrıca önemli. Hatta Türkiye açısından konunun en önemli yanı bu.

Tam da bu nedenle, iktidar ve medyası, olaya dair olarak Türkiye’yi sorumluluk alanından çıkarmaya dönük hamleler dizisi yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil olmak üzere iktidar sözcülerinin ‘Kaşıkçı konsolosluğa girdi ama normal yollardan çıktığına dair bir veri yok. Suudi Arabistan bunu kanıtlamalı’ derken, iktidar basını da Kaşıkçı’nın konsolosluğa giriş anı ve Türkiye’ye gelen 15 kişilik Suudi ekibin o süre içinde konsolosluğa girme ve sonrasında ülkelerine dönme anlarına dair görüntüler yayınladı. Türkiyeli yetkililerin yabancı ajanslara ve gazetele sızdırdığı bilgiler de bu sürecin bir parçasıydı.

Son olarak da, Suudi Arabistan ile Türkiye olayın soruşturulmasına yönelik ortak bir çalışma grubu kurdu. 

Tüm bu gelişmeler içinde Ankara’nın Suudi Arabistan ile köprüleri tamamen atmaması ve aynı şekilde ABD’nin Suudi Arabistan ile bir restleşme içine girse de, Trump’ın Suudi Arabistan ile yapılan silah anlaşmalarının bu durumdan etkilenmeyeceğini açıklaması önemli parantezler olarak kaydedilmeli. Yani devletten devlete olan ilişkilerin dayandığı çıkarların hayatiliği, konumu ne kadar önemli olursa olsun bir gazetecinin hayatından daha değersiz sayılmıyor, sayılamıyor.

Kaşıkçı olayında ‘suç mahali’ olarak Türkiye’nin seçilmesinin, Ortadoğu ve Arap coğrafyasındaki eksenler çatışmasında Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın karşısında yer alıyor olmasının rölü ile birlikte, ABD yönetiminin de, bölgeye dair planlarında Türkiye ile pürüzler yaşıyor olmasının rölünü de bir tamamlayan olarak ekleyelim. Yani Suudiler, ABD adresin Türkiye olmasını tolere edici bulabilir diye düşünmüş olabilirler.

Adresin Türkiye seçilmesinde iki faktörü daha ihtimaller arasında yazabiliriz. 

Bunlardan birisi, Türkiye’nin bir ‘kayıplar ülkesi’ olmasıdır. Hatta kaybedilenlerin yakınlarının onlar için sürdürdükleri eyleme karşı, iktidarın nefes aldırmayan bir baskı politikasını benimsediği bir dönemdeyiz. 

Diğer önemli faktör ise Türkiye ekonomisinin hali gibi gözüküyor. Suudiler, ‘eğer çok sıkışırsak, petrolümüz ve paramız var, biz bu işi Türkiye ile bir biçimde hallederiz’ diye düşünmüş olabilir.

Her ülke bir başka ülke ile ilişkilerini belirlerken, o ülke ile deneyimlerine bakarak hareket eder. Geriye dönük olarak baktığımızda Uğur Mumcu’nun 1987 yılında yayınlanan ‘Rabıta’ adlı kitabı bu açıdan fikir vericidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışına gönderdiği imamların maaşının Suudi Arabistan’a bağlı “Rabıtat-al-Alam al İslâmi” örgütü tarafından ödendiğini belgeleyen ‘Rabıta’, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile ilişkileri içinde ‘bir geçmiş dönem hikayesi’ diye geçiştirilemeyecek bir anlama sahip.

Dolayısıyla bu olayın da önümüze koyduğu temel bir gerçek var: Türkiye öncelikle kendi gerçekliği ve tarihiyle yüzleşmeli.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa