Ekonomi artık, Erdoğan yönetiminin en 'yumuşak karnı'dır


06 Ağustos 2018 03:48

ABD ile Türkiye arasında “Rahip Brunson krizi”nin patlak verdiği günden bu yana, ABD tarafı açıkça; “Ya Brunson’u serbest bırakır ABD’ye gönderirsiniz ya da bizim yapacaklarımıza hazır olursunuz” tutumu takındı.

ABD’nin restine karşılık iç kamuoyuna yönelik olarak “Bize kimse dayatma yapamaz”, “Bize tehditle boyun eğdiremezsiniz”, “Ver papazı al papazı” gibi hamasi açıklamalar yapıldı. “Reste rest” gibi görünen sözlerin sonunda ABD’ye yönelik mesajlar “Biz her şeyi yeniden konuşmaya hazırız” anlamına gelen cümlelerle bağlanıyordu.

Nitekim, krizin patlak vermesinden iki gün sonra Singapur’da yapılan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Pompeo arasındaki görüşme sonrasında iki bakanın açıklamaları, iki tarafın tutumlarını yansıtan mahiyetteydi.

SİNGAPUR GÖRÜŞMESİ TARAFLARIN TUTUMUNUN AYNASIYDI 

Singapur’daki görüşmenin ardından ABD Dışişleri Bakanı Pompeo görüşmeyi “Türkler, verilen zamanın dolduğunu biliyor ve artık Rahip Andrew Brunson’un evine dönmesinin vakti geldi. Umarız bu durumu olduğu gibi görüp, çok ciddi olduğumuzu fark ederler” biçiminde değerlendirmişti. Bu toplantıda Pompeo’nun sadece Brunson değil Türkiye’de tutuklu öteki ABD vatandaşlarının da serbest bırakılmasını isteklerine eklediği de açıklandı.

Çavuşoğlu ise aynı görüşmeyi “Var olan sorunları nasıl çözeceğimizi değerlendirdik. Yapıcı bir görüşme olduğunu söyleyebilirim. Krizlerin, sorunların bir görüşmede çözülmesi beklenemez” diyerek değerlendirmişti.

Çavuşoğlu’nun tutumunda yansıyan bu ABD’nin isteklerini yerine getirmeye açık olunduğu ama kitaba uydurmak için çalışıldığı mesajını önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarda da gördük. 

AKP’nin Kadın Kolları’nın Olağan Genel Kurulu’nda konuşan Erdoğan, “Tehdit diliyle ve saçma sapan yaptırım kararlarıyla Türkiye’ye geri adım attıracaklarını sananlar bu ülkeyi de bu milleti de hiç tanımamış” dedikten sonra şunları ekliyordu: “Amerikan tarafıyla aramızdaki meseleleri, stratejik ortaklık anlayışını ön plana çıkararak çözmemiz mümkündür... Yakında aklın yolundan giderek aramızdaki ihtilaf konularının önemli bir bölümünü geride bırakacağımızı düşünüyorum. Siyasi ve adli ihtilafların ekonomik boyuta taşınması iki tarafa da zarar verir...”(*)

ABD, ERDOĞAN YÖNETİMİNİN ZAYIF KARNINA VURUYOR

Nitekim basına da sızan bilgilere göre, Rahip Brunson ile Hakan Atilla’nın “takası”nda, hatta ABD’li ve ABD konsolosluk çalışanlarının da serbest bırakılması konusunda anlaşmaya çok yakın olunduğu belirtiliyor.

Hollanda ve Almanya ile ilgili benzer krizlerde Türkiye’nin gerilimi büyüten taraf olduğu biliniyor. Burada ise daha alttan alan bir tutumun sergilenmesi kafaları karıştırsa da biraz daha yakından bakıldığında, aslında Almanya ve Hollanda krizlerinden farklı olarak burada ABD’nin Erdoğan yönetiminin “zayıf karnına”, “ekonomiye oynaması”nın önemli bir fark olduğu görülüyor.

Çünkü kişisel düzeyde ve teknik olarak bakıldığında, pek de önemli görünmeyen “Türkiye’nin Adalet ve İçişleri bakanlarına yaptırım” kararının gerçekte Türkiye’ye “ekonomik yaptırım” olarak ete kemiğe bürünmeye başlaması çok önemlidir. Bu kararın hemen arkasından doların 5 TL sınırını aşması, “yaptırım”ın amacını ortaya koyuyordu. Ve dolardaki fiyat artışı sadece dolardaki ya da dövizlerdeki fiyat artışından ibaret bir finansal dengelenme sorununun ötesinde; “cari açığın beklenenin üstünde artması”, “iğneden ipliğe bütün tüketim mallarının fiyatlarında artış”, “enflasyon”, “faiz”, “zamlar”, “yeni vergiler”, “artan işsizlik”, “gerçek ücret ve maaşlarda düşme”,...anlamına geliyordu.

TÜRKİYE’İN ‘YAPTIRIMI’NIN DOLARA 1 KURUŞLUK ETKİSİ OLMADI

Nitekim “mütekabiliyet esasına göre karşılık” konusunda da Erdoğan yönetimi önceki benzer krizlerden farklı olarak hemen adım atmadı; ABD’nin daha makul bir çizgiye gelmesini bekledi! Ama önceki gün, en azından yandaşlarının bu konudaki beklentisine yanıt vermek için olacak, “Bugün arkadaşlarıma talimatı veriyorum, Amerika’nın Adalet ve İçişleri Bakanlarının Türkiye’deki mal varlıklarını donduracağız, varsa!” diyerek “mütekabiliyet kararı” için işaret verdi.  Ama bu çıkışla birlikte ABD’de doların TL karşısında değer kaybettiğine ve ABD ekonomisindeki dengelerin bozulduğunu dair AA bir haber geçmedi! Dahası, ABD’nin “yaptırım” kararı karşısında bir günde 15 kuruş değer kazanan Amerikan dolarının Cumhurbaşkanının “karşı yaptırım” açıklamasından sonra TL karşısında 1 kuruş bile değer kaybetmediği de görüldü.

“Brunson krizi” etrafındaki gelişmeler içinde hem ABD hem de batılı emperyalistler Türkiye’nin ekonomik yaptırımlar konusunda ne kadar “hassas” bir noktaya gelmiş olduğunu görmüş bulunuyor. Dolayısıyla bu “zayıf karnı” ABD’nin ve öteki emperyalistlerin bundan sonra daha çok kullanacaklarını söylemek için bir ekonomi alimi olmaya gerek yok.

YENİ DAYATMALARIN MASAYA GELMESİ YAKIN

Nitekim bunu dikkate alarak ABD de, “Brunson serbest bırakılsın” isteğini; “Türkiye’de tüm tutuklu ABD vatandaşları ve ABD Büyükelçiliğinde çalışan tutuklular da serbest bırakılsın”a yükseltmiştir.

Ama burada da kalınmamış;  F-35 projesinde Türkiye’nin konumunu dondurarak, Türkiye’nin uluslararası kredibiletisini daraltan kararlar alan ABD’nin, Türkiye’nin İran ve Rusya ile askeri ve ekonomik ilişkilerini de kapsayacak, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde Türkiye’nin ABD ile aynı tarafta olmasını sağlayacak taleplerden oluşan bir paketi de masaya getireceği anlaşılmaktadır.

Erdoğan ve ekibi de “ekonominin yönetimlerinin yumuşak karnı” haline geldiğinin farkındadır. Bunun için bir yandan yeni yaptırımlar yapılacağı gürültülü biçimde ilan edilirken, “yastık altındaki altınlarınızı, dolarlarınızı çıkarın getirin, milli ekonomiyi güçlendirin” çağrısıyla asıl olarak vatandaşın cebine el atmanın yeni hamlelerinin işaretini vermiştir.

Ancak bu çağrıların toplumda bir karşılığının olmadığı, halkın gerçekte yastık altında pek bir şeyinin kalmadığı, dahası döviz ve altının fiyatının her gün arttığı, TL’nin hızla değer kaybettiği bir ortamda vatandaşın elindeki altın ve dövizi TL’ye çevirmesinin bir karşılığının olmadığı da ortadadır.

FATURANIN HALKA YIKILMASINA HAYIR!

Kuşkusuz ki “ekonominin böylesi “yumuşak karın” haline gelmesinde en belirleyici etken, Erdoğan-AKP yönetiminin 16 yıllık iç ve dış politikası ile neoliberal ekonomik politikalarıdır.  Bu yüzden de “mili ekonomiye destek” çağrılarının, işçiler emekçiler cephesinde gerçek bir karşılığı yoktur. Ve nitekim, son altı ayda Erdoğan üçüncü keredir “dolarlarınızı altınlarınızı bozdurun milli ekonomiye destek verin” çağrısına bir karşılık bulamamaktadır.

Ancak şu da bir gerçek ki eğer işçiler, emekçiler, “Sistemin faturasını kabul etmiyoruz” diyen bir mücadele çizgisine girerek halktan yana bir ekonomi için adım atamazlarsa, Erdoğan yönetimi, faiz, doların yükselişi, enflasyon, zamlar,... üstünden faturayı halka çıkarmayı başaracaktır.

Bu yüzden de sistemin krizinin faturasını kabul etmeyen bir mücadele çizgisinde işçilerin, emekçilerin kendi taleplerini savunup savunamaması Türkiye’nin yakın geleceğini de belirleyecek önemde olacaktır. 

Burada asıl sorumluluk, her konfederasyondan mücadeleci sendikaların ve sendikacıların, işçilerin, emekçilerin ileri kesimlerinin ve elbette sınıf partisinin ve emekten yana her türden güç odağının olacaktır.

Emekçilerin, halkın, bugün başlıca gündemi de bu olmak durumundadır. 

(*) Erdoğan Trump’a öylesine inanmaktadır ki; Trump’ın Evanjelist-Siyonist odaklar tarafından oyuna getirildiğini, Trump’ın da bu oyunu bozmasını beklediğini söylemektedir.

www.evrensel.net